Edit Template

İstiklalin Gölgesinde İstikbalin Teminatı: 2023 Türkiye Vizyonu ve Milliyetçi Hareket Partisi

Türk siyaset kurumunda her zaman okul hüviyeti taşıyan ve öncü rol üstlenen Milliyetçi Hareket Partisi’nin, 2023 seçimlerine giden süreçte siyasete yeni bir anlayış getirdiği görülmektedir. Milliyetçi Hareket Partisi, Lider Devlet BAHÇELİ’nin 2023 Lider Ülke Türkiye vizyonuyla yetişen kadrosuyla belki de Türk siyasetinde sürekli tartışılıp eleştirilen; buna karşın bir türlü gerçekleştirilemeyen ‘son 2 aya sıkıştırılmayan ve seçim sath-ı mahalline girilmeyen dönemlerde de vatandaşla beraber olan’ bir anlayışla Türkiye’yi karış karış gezmektedir. Evet, belki de Türk siyasetinde seçmenin siyaset kurumunun temel aktörü olan siyasi partilere en yoğun ve ciddi eleştirisi; ‘siyasi parti temsilcilerinin sadece seçimden seçime vatandaşa ulaştığı ve haricen arayıp sormadığı, hatta telefonlara dahi cevap vermediğidir.’ Ezcümle, vatandaş ‘geçerken uğranan’ durak olmaktan usanmış, özel ve özenli ziyaretlerde hasbi ve samimi hasbihale hasret kalmış vaziyettedir. İşte bu yoz ve nobran anlayış, 2023’e giden süreçte Lider Devlet BAHÇELİ ve MHP kadroları tarafından kökten değiştirilmiştir. MHP, ilkini 4 Eylül 2021 tarihinde Afyonkarahisar’da düzenlediği ve sonrasında 8 ilde tertiplediği ‘Güçlü Siyaset, Lider Türkiye, Hedef 2023-Siyasette Yeni Dönem: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve Stratejik Hedefler’ başlıklı bölge istişare toplantılarıyla seçimlerden çok önce 2023 yılına ilk adımı atmıştır. Bu bölge istişare toplantılarının ardından ise ara verilmeden bütün il ve ilçeleri kapsayan ‘Adım Adım 2023; İl İl Anadolu’ ve ‘Adım Adım 2023; İlçe İlçe Anlatma ve Aydınlatma’ toplantılarıyla doğrudan vatandaşa gidilerek onun derdini dinleyen ve zillet cephesinin bütün gizli gündemini anlatan faal ve etkin bir program gerçekleştirilmiştir. Bu süreçte sıra artık ‘Adım Adım 2023; Köyüm Benim’ buluşmalarıyla önce köylere ardından da mahallelere kadar inecek bir safhaya gelmiştir. Lider Devlet BAHÇELİ’nin emir ve talimatlarıyla gerçekleştirilen bu çalışma takvimi, Türk siyasi tarihinde bugüne kadar eşine az rastlanır bir durumdur ki; söz konusu çalışmanın bereketi geçen Eylül ayı içerisinde, 4 Eylül 2022’de Sivas’ta başlayan ve sırasıyla Bursa, Kayseri ve Erzurum’da gerçekleşen mitinglerde görülmüştür. Vatandaş atılan bir adıma, bin misli karşılık vermiş; meydan meydan Üç Hilal’in altında bir ve beraber olmuştur. Vatandaşların MHP’nin mitinglerine teveccühü, seçime aylar varken bu denli MHP Lideri Devlet BAHÇELİ ve kadrosunu sahiplenmesi kurulan hasbi ve kalbi iletişimin ve MHP’nin sahada aktif bir şekilde vatandaşla kurduğu muhabbetin karşılığı olarak değerlendirilebilir. Ayrıca 2021 Eylül ayında Afyonkarahisar’da başlayan süreçte vatandaşlara Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve Cumhur İttifakı merkezli yürütülen anlatımın vatandaşta kabul gördüğü şeklinde de yorumlanabilir. Yine bunun yanında zillet cephesinin ve bu cephenin Züğürt Ağa’sı konumundaki Y-CHP’nin gizli gündemi ile şer planlarının anlatımıyla geçen sürede söz konusu zillet cephesinde yaşananların örtüşmesinin vatandaş nezdinde ‘gerçeklerin anlatıldığı’, Lider Devlet BAHÇELİ’nin ‘Türk siyasetinde güven duyulan lider’ olduğu şeklinde yorumlanmasını da sağlamıştır. Bölge istişare toplantılarıyla başlayan ve bugünlerde köy programlarıyla devam edecek bu sürecin isabetine dair en somut gösterge olan MHP mitingleri, elbette hem zillet cephesi ve onu destekleyen taşeron firmalar hem de bu cephenin uluslararası arenadaki sahipleri tarafından yakından takip edilmekte ve rahatsızlıkları anında gösterdikleri tepkilerle fark edilmektedir. Öncelikle süreçten epey rahatsız olan güruh elbette ki, sürekli surette MHP üzerine oynayan ve siyasi manipülasyon pususunda ‘sahiplerinin sesi’ veya ‘kemiğe göre salya salan Pavlov köpeği’ hüviyetinden öteye gidemeyen, hiçbir bilimsel altyapısı ve geçerliliği olmayan sözde araştırma şirketleri olmuştur. Öyle ki kıymeti kendinden menkul bu şirketlerin bir hafta arayla kısa sürede verilerini “güncellemeleri” ne denli gerçekçi olduklarını göstermektedir. Vatandaşın MHP’ye, onun programları ve mitinglerine olan ilgisi ve katılımı esasında bu çalışmaların zeminsiz ve uydurma olduğunun en temel göstergesidir. Türk Milleti bu programlara gösterdiği ilgiyle aslında PKK destekli altılı masa bloğuna net bir şekilde ‘kral çıplak’ diye haykırmıştır. Zillet cephesindeki kıpırdanma, huzursuzluk, yeni yol arayışları ve yan cephe hazırlıkları özünde tamamen bu şirketler tarafından kendilerine sunulan hayal dünyalarından uyanışlarının görüntüsünden ibarettir. Ancak dev aynasında gördükleri sıfatlarına olan öz güvenleri bu uyanışı bir Oblomov miskinliğinde tutuyor, o da onların bilecekleri bir mevzu olarak görülmektedir. Zillet cephesinin Anadolu’da yükselen MHP rüzgârına karşı oynadığı oyun, her zamanki gibi çok tanıdık görünmektedir. Zira ne zaman MHP yükselişe geçse oyun yine tekrarlanmaktadır, yine ‘eski ülkücü’ rolünde birbirinden hünerli jönler türemektedir, bayat ve safsata replikler guguk kuşu gibi dile gelmektedir. Tabi zillet cephesi üretme ve yaratma yönünden malul olduğundan aynı senaryoyu şaheser vehmedip gişe beklemektedir. Ancak unutulan şey, herkesin her şeyi bildiği gerçeğidir ki vatandaş ise herkesin cemaziyelevvelini bilmektedir. Aslında bu taifenin, 2010 referandumunda FETÖ terör örgütünün yayın organlarında boy ve saf göstererek nasıl bir cibilliyet teşhiri yaptıkları da bilinmektedir. Her şerde bir hayır var derler, bir kez daha görevlerini yerine getiren bu taifenin ortaya çıkışı zillet cephesinin nereden kumanda edildiğinin teyit edilmesi adına isabetli olmuştur. Kaldı ki bu durum Ülkücü Hareket’te artık öyle kanıksanmıştır ki, bilseler Ülkücü Harekette bir karşılıklarının olmadığını, bu gereksiz zevatı anında postalayacak olan ‘Bay Kemal’ ve ‘Apla Meral’ olurdu diye düşünülmektedir. Ne de olsa yetersiz bakiye meselesidir bu. Ne düze çıkaracaktır ne de menzile götürecektir. Lider Devlet BAHÇELİ ve MHP her zaman uluslararası siyasi aktörler tarafından yakından takip edilmektedir. Lider Devlet BAHÇELİ ve MHP tarafından gerçekleştirilen mitinglerin takibinin yanı sıra liderin hamleleri de yakın gözlem altındadır. Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Genel Başkanı Ahmet Yiğit Yıldırım’ın liderimize takdim ettiği Mavi Vatan haritasının diplomasi koridorlarında yarattığı dalgalanma bunun son örneklerinden birisidir. MHP bu adımlarla temelde her türlü yolu meşru görüp Türkiye’de siyaseti kendi çıkarları etrafında dönüştürmek isteyen küresel emperyalizme ve onların Türkiye’deki yerli işbirlikçileri olan PKK destekli altılı çeteye karşı Türk Milleti adına bayrak açmıştır.  Sonuç olarak, Lider Devlet BAHÇELİ ve MHP kadroları karış karış gezdikleri Anadolu’da hem Türk Milleti’ne bir siyasi partinin her zaman nasıl vatandaşının yanında olduğunu göstermektedir hem de Türk Milleti’ni ve Anadolu’yu zapturapt altına almak suretiyle istediği gibi at koşturacağını zanneden küresel güçlere ve değnekçileri olan PKK destekli altılı çeteye vatan toprağının bir karışının dahi sahipsiz olmadığını net bir şekilde ilan ve beyan etmektedir. Bu çalışmaların yarattığı iklim, meyvesini 2023 yılında gerçekleşecek olan seçimlerde somut olarak verecek, 2023 Lider Ülke Türkiye’nin mimarı Lider Devlet BAHÇELİ ve MHP kadroları Büyük Türk Milleti önünde bir kez daha güven tazeleyecektir.

Mümtaz Bir Şahsiyet: Osman Yüksel Serdengeçti

Türk siyasi tarihinde gerek düşünce dünyaları ile gerekse de siyasi yaşamlarında ayrı bir konumda yer alan isimler vardır. Şüphesiz mümtaz bir şahsiyet olarak nitelendireceğimiz Osman Yüksel Serdengeçti de bunlardan birisidir. Öncelikle yaşam öyküsünden söz etmek gerektiğinde şu hususları ifade etmek mümkündür: Osman Yüksek Serdengeçti, 25 Temmuz 1917 yılında Antalya vilayetinin Akseki nahiyesinde dünyaya gelmiştir. Doğduğu yıllarda Devlet-i Âli Osmaniye parçalanmış, vatan toprağımızın her zerresi batı medeniyetince  taksim edilmişti. Babası Cumhuriyet döneminde en uzun müftülük vazifesini yürüten Ahmet Salim Efendidir. Büyük dedeleri de dini mahiyette vazifelerde bulunan Ahmet Hamdi Akseki, Hacı Salih Efendi gibi kıymetli kimselerdi. Asıl ismi Osman Zeki Yüksel’dir. Belki de babasının, oğluna “Osman” ismini koyması yitip giden imparatorluğa son vefası olarak okunmalıdır. İlkokulu Akseki’de, ortaokulu Antalya’da okumuştur. Lise tahsilini de Ankara Atatürk Lisesinde tamamladıktan sonra, 1940 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe bölümüne kaydolmuştur. Serdengeçti; bu yıllarda cihan harbinin yaralarını saran milli mücadele ruhunun, iç dünyasında alev alev harmanlandığı bir dönemdedir. Bu dönemde kaleme aldığı ve her fırsatta okuduğu “Moskofname” adlı şiiri ile ünlenen Serdengeçti, son sınıftayken cereyan eden tarihte 3 Mayıs 1944 Türkçülük-Turancılık adıyla anılan hadiselerde ismi geçmesi sebebiyle Hüseyin Nihal Atsız ile beraber bir süre hapise mahkum olmuştur ve okuldan atılmıştır. Devletin varlığını sözde tehdit eden Irkçı bir gizli örgüte üye olmak ile suçlanmıştır.  “Tabutluk” adı verilen hücrelerde türlü işkencelerle karşılaşmıştır. Lakin tahkikat neticesinde suçsuz olduğu anlaşılınca üç buçuk aylık hüküm sonrasında beraat etmiştir. Hapisten çıktığında, okuluna geri dönmek istemesi üzerine bu isteği reddedilince dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e hitaben yazdığı “ Yüksek vekaletin, alçak vekiline” diye başlayan sonrasında “Benim imtihan hakkımı veriniz aksi halde ben alırım. Hakkım sebebiyle beni Yücel değil ecel bile durduramaz” yazısı sebebiyle yeniden hapis edilmiştir. Bu durum Serdengeçti’nin duruşunu temsil etmesi nazarında nasıl bir tutum ortaya koyduğunu göstermektedir. Sonrasında Serdengeçti, yarım kalan tahsilini tamamlamıştır, lakin Bakanlık diplomasını ona vermemiştir. 1948 yılında kaleme aldığı; tutukluluk süresini anlattığı “Kara Kitap: Bir Devrin Yüz Karası” 1952 yılında Büyük Doğu dergisinde, 1966 yılında Yeni Istanbul gazetesinde yayınlanmıştır, ancak her ikisi de savcıların müdahelesi sonucu yarım kalmıştır. Hem tabiatı sebebiyle hem de ailesinin İslam ikliminde yeşermiş olması Osman Yüksel Serdengeçti’nin İslam akaidlerine bağlı olarak kendisini yetiştirmesine sebep olmuştur. Daha akıl bali olduğu yaşlarda Mevlana Celâleddîn-i Rûmî, Yunus Emre ve Mehmet Akif Ersoy gibi Türk mutasavvıf ehli, şair ve düşünürlerden etkilenmiştir. Daha sonra milli kimliğinin oluşmasında Namık Kemal, Ziya Gökalp ve Nurettin Topçu etkili olmuştur. Lakin daha ziyade Mehmet Akif Ersoy’un tesiri altında kalmıştır. Milli bir düşünce inşasında bu isimlerin ön plana çıkmış olması dikkate değer bir bağlam olarak görülmektedir. Pervasız bir sese, cesur bir tavıra ve bitmek bilmeyen bir tecessüse sahip olan Osman Yüksel Serdengeçti Felsefe okumayı çok arzulamış, Batılı filozofları üniversite yıllarında tanımış, varlık, yokluk, insan ve kâinatla ilgili soruları kendisine bu dönemde sormuştur. Lakin, felsefeyi ve batılı düşünürleri okuduktan sonra ne Rousseau ne Bergson’un kendisini Yunus Emre veyahutta Mevlana kadar tatmin etmediğini ifade etmiştir. Osman Yüksel Serdengeçti, Batı’nın filozoflarından ziyade; Lamartine, Mihail Lermontov, Dostoyevski, Puşkin, Anton Çehov gibi yazar ve şairlerini kendisine yakın bulmuştur. Bu yazarların insan ve tabiat tasvirlerinden etkilenen Osman Yüksel aynı zamanda Köroğlu, Karacaoğlan, Ferhad, Âşık Hüsnü gibi halk şairlerininde tesirinde kalmıştır. Dolayısıyla bu manada hem Doğu’yu hem de Batı’yı okuyan, anlayan ve bilen bir isim olmuştur. Bu da onun özgün bir konumda olmasını sağlayan bir diğer bağlam olarak görülmüştür. Serdengeçti, aynı zamanda düşündüklerini/eleştirini yayın sahasına da aktarmış ve bu noktada gür sesini kelimeleri ile dile getirmiştir. 1947-1962 yılları arasında toplam 33 sayı yayınlanacak olan ve birçok sayısı dönemin siyasi iradesince toplattırılacak olan “Serdengeçti” dergisini yayımlamıştır. Neşriyattaki yazılarından dolayı okuyucuları onu “Serdengeçti” olarak anmışlardır ve bu nedenle kendisi de sonradan Serdengeçti soyadını almıştır. İslâm’ı, Türk milliyetini, tarih ve gelenekleri, mukaddesatı ve dince kutsal sayılan değerleri savunmak için çıkardığı, kapağına “Allah’a, millete, vatana koşanların dergisi” ibaresini yazdığı ve genellikle tek başına yönetip dağıttığı derginin son sayılarına kadar yazılarının çoğunu kendisi yazmıştır. Osman Yüksel Serdengeçti, kavi bir kalemi ve hürmetkar üslubu olması hasebiyle okuyucularınca yoğun bir teveccüh ile karşılanmıştır. Serdengeçti dergisini çıkaran Osman Yüksel Serdengeçti, çoğunluğu dergide yer alan yazılardan olmak üzere yaşamı süresince 92 kez mahkûmiyet kararı ile karşı karşıya gelmiş ve bunların 8 tanesinden toplam 4 buçuk yıl hapis yatmıştır. Serdengeçti, bahse konu olduğu üzere hayatı boyunca yılmaz bir irade ile kendisini haksızlıklara, hakikat dışı her mecraya ve hassaten milletine, Türk Kültürüne ve değerler bütününe harp açan tüm cephelere kendisini hürriyeti pahasına siper etmiştir. Serdengeçti’nin hayatına şahitlik edenler onun “Mücadeleci” ruhundan sıklıkla bahsetmişlerdir. Serdengeçti özellikle 1930’lu yıllarda Millî Şef döneminde Cumhuriyeti kuran millî irade olan Türk milliyetçiliği fikrine savaş açan, milletin inanç ve değerlerini baskı altına alan ve böylece devlet – millet çatışmasına sebep olan tek parti döneminin zihniyetine “Millî Şefi” ne baş kaldırarak inananların sesi ve sözcüsü olmuştur. “Kötü niyetliler, şer kuvvetler Allah’a millete, vatana koşanların yolları üzerinde dikilmiş bulunuyor. Onların yüzlerine huzurunuzda tükürüyorum” diye haykırıyordu. Modernizme, Batılılaşma’ya, materyalizme karşı olan Osman Yüksel Serdengeçti, tek parti döneminin bu paraleldeki uygulamalarına karşı çıkmıştır. İsmet İnönü başta olmak üzere Nevzat Tandoğan, Hasan Ali Yücel, Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Sabahattin Ali, Falih Rıfkı Atay, Ahmet Emin Yalman gibi dönemin önemli isimleriyle sürekli mücadele içinde olmuştur. “Volkan gibi lav atmış ne susmuş ne ölmüşüm. Ben bu iman yolunda çılgınlara dönmüşüm” diye haykırarak; hücrelerden hücrelere, zindanlardan zindanlara atılmış, hapishanelere sürülmüş, kendinisini yakıp başkalarını aydınlatan meşale misali ömrünü Türk- İslam düşmanlarının zehirli oklarına hedef teşkil ederek geçirmiştir. Osman Yüksel şiir ve yazılarında çoğunlukla; vatan, millet, din, ahlâk, gelenek, tarih ve tabiat temalarını işlemiştir.1952 yılında “Bağrı Yanık” adında tek sayfalık mizah gazetesi de sadece bir sayı çıkmış ve o da hemen kapatılmıştır. Her yayın girişimine karşı bir engelleme ile karşı karşıya kalan Osman Yüksel Serdengeçti, yazı hayatını Yeni İstanbul, Zafer, Türk Yurdu, Millî Gazete, Çağlayan gibi gazete ve dergilerle devam ettirmiştir. Fikir hayatındaki yansımaların yanı sıra Serdengeçti, siyasi hayatta da varlığını ortaya koymuştur. 1965-1969 yılları arasında Süleyman Demirel’in başkanı olduğu Adalet Partisi’nden Antalya milletvekili olarak meclise girmiş, ancak parti yöneticilerine karşı eleştirilerden dolayı 1967 yılında partiden ihraç edilmiştir. Tarif etmek gerekirse öylesine bir hiciv ustası, haksızlıklar ve yanlış tutumlara karşı herkesi hicveden bir Üstad’tı. İhraç sonrasında aynı yıl Başbuğ Alparslan Türkeş

“Milli Demokrasi” ve “Okyanus Ötesi Demokrasi”

Türk Milleti ile bağını koparan İP her fırsatta Türk Milleti’ni aldatma ve sahte milliyetçilik lakırdılarıyla varlığını devam ettirmeye çalışıyor. Her söyleminde “millet”, “vatan”, “ülke”, “demokrasi”, “özgürlük” gibi temel vurguları metnine yerleştiren dahası Türk Milliyetçiliğinin münevver isimlerine sürekli atıflar yapan ve o nadide isimleri de kullanmaya kalkan ancak daha kuruluş aşamasında okyanus ötesinden beslenen bu gafil yapının Türk Milleti ile olan alakası esasen sadece metinden öteye gitmemekte ve fiiliyatta kuruluşundan itibaren hizmet ettiği kutba mesaj göndermek suretiyle selam gönderdiği görülmektedir. Aslında bu durum sadece İP için değil belki de altılı ganyanı oluşturan bütün üyeler için geçerlidir. Örneğin bütün mesajlarında Türk Milleti vurgusu yapan bu hanımefendinin ülkenin herhangi bir meselesine karşı çözüm önerisini gördük mü? Bir mesele ile ilgili projesini gördük mü? Veyahut sorun olarak dile getirdikleri konuları milli hassasiyetler nazarında ele aldıklarına şahit olduk mu? Yoksa bütün bu meseleler ve konular bir bakıma Türkiye Cumhuriyeti’ni Batı’ya şikâyet etmek olarak mı değerlendirilmelidir? Her konuşmasında ısrarla üzerinde duruğu güçlendirilmiş parlamenter sistem safsatasında bile daha başlangıcında Türk Milleti’ne yalan söyleyen ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişi ve vatandaşın tercihini yok sayan ve yaklaşık %52’lik evet oyunu azımsayıp küçümseyen bu anlayışın yine her konuşmasında “demokrasi”den dem vurup demokrasinin ve sistemin temelini oluşturan meşruiyeti hiçe sayan bir bakış açısına şahit olunmaktadır. Ancak bu hanımefendi yine her konuşmasında temsilcisi olduğu sürekli olarak siyaset yapmak için gezindiği pek çok siyasi partinin kurucu genel başkanlarının siyasi yasaklarının kalktığı 1987 referandumunda %50,16 oyla kalktığını bilmeyecek kadar da cahil ve milli irade hazımsızıdır. Dolayısıyla bir yandan “demokrasi” havarisi kesilip, diğer yandan milletin iradesinin sandıktaki tezahürünü görmezden gelmek büyük bir tezat olsa gerektir. Aslında bu bir tezat olarak da görülmeyebilir, çünkü bunlara göre demokrasi ancak kendi odaklarına hizmet ettiği ölçüde demokratik olarak nitelendirilmektedir. Daha başka örneklerle açıklayacak olursak başta Y-CHP ve İP olmak üzere bu altılı ganyan yapısının net bir şekilde Türk Milleti için ortaya koydukları bir çözüm önerisi bulmak imkansızdır. Ama bırakınız Türk Milleti’ni düşünmeyi Millete rağmen ve Millet aleyhinde verdikleri vaatler saymakla bitmez. Bunlardan en somutu ise masanın her bir üyesinin ısrarla üstüne durduğu, doğrudan sosyal medya hesaplarından düzenli aralıklarla “KHK’lıları affedeceğiz. Helalleşeceğiz” mesajıdır. Peki kimdir ısrarla affedilmek istenen  bu KHK’lılar. Söz konusu KHK’lılar 15 Temmuz hain darbe girişimini gerçekleştiren Türk Milleti düşmanları değil midir? Şimdi bu darbe girişiminde bulunan bu terör örgütü üyelerini affedip yeniden salıvermeyi hatta kamu çalışanı olanları da görevlerine iade etmeyi vaat etmenin Türk Milleti’ne ne gibi bir faydası olacaktır? Şayet iktidar olmanın yolu onlara göre darbecileri affetmek olacaksa o halde bu durumu da açık bir biçimde Türk milletine açıklayabilmeleri beklenmektedir. Fakat Diyarbakır’da başka, İzmir’de başka, Yozgat’ta başka, İstanbul’da başka cümleleri kuranların yekpare Türk milletine aynı cümleler ile açıklayabilecekleri bir hususun olduğunu düşünmek hakikatler ışığında çok da gerçekçi olmasa gerektir. Bir diğer KHK’lı grup ise üniversitelerdeki barış akademisyenleri diye kamuoyuna yansıyan daha sorunu isminden ortaya çıkan gruptur. Çünkü “barış” belki günlük dilde faklı olsa da uluslararası hukukta “savaşın” karşısında kullanılan bir terimdir. Savaş ise iki devlet arasında vuku bulan bir durumdur. Peki metinde ne demektedir; “Türkiye Cumhuriyeti; vatandaşlarını Sur’da, Silvan’da, Nusaybin’de, Cizre’de, Silopi’de ve daha pek çok yerde haftalarca süren sokağa çıkma yasakları altında fiilen açlığa ve susuzluğa mahkûm etmekte, yerleşim yerlerine ancak bir savaşta kullanılacak ağır silahlarla saldırarak, yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere anayasa ve taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınmış olan hemen tüm hak ve özgürlükleri ihlal etmektedir. Bu kasıtlı ve planlı kıyım Türkiye’nin kendi hukukunun ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası antlaşmaların, uluslararası teamül hukukunun ve uluslararası hukukun emredici kurallarının da ağır bir ihlali niteliğindedir. Devletin başta Kürt halkı olmak üzere tüm bölge halklarına karşı gerçekleştirdiği katliam ve uyguladığı bilinçli sürgün politikasından derhal vazgeçmesini, sokağa çıkma yasaklarının kaldırılmasını, gerçekleşen insan hakları ihlallerinin sorumlularının tespit edilerek cezalandırılmasını, yasağın uygulandığı yerde yaşayan vatandaşların uğradığı maddi ve manevi zararların tespit edilerek tazmin edilmesini, bu amaçla ulusal ve uluslararası bağımsız gözlemcilerin yıkım bölgelerinde giriş, gözlem ve raporlama yapmasına izin verilmesini talep ediyoruz.” Yukarıda metnin sadece giriş kısmı verilmiştir. Yazıdan da anlaşıldığı gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleni bir şekilde suçlamaktadır, hem de en ağır ithamlarla. Şimdi bu metni imzaladığı için kamudan çıkartılan kişileri affetmenin Türk Milleti’ne ne gibi bir kazanımı vardır veya Türk Milleti için böyle bir şey neden yapılır? Aslında yapılanın Türk Milleti için yapılmadığı aşikardır. O halde burada bir hesap, bir kurgu söz konusudur. Bu kurgunun gerçek yüzü ise er ya da geç açık bir şekilde elbette ortaya çıkacaktır. Bu denli büyük bir hassasiyet eğer millet adına mevcut ise altılı ganyan masasından Diyarbakır anneleri hakkında da gür sesli itirazlarını duymayı bekleriz. Fakat masanın yedinci kanadına bunu anlatmaları güç olacağı için beklentinin sonuçsuz kalması sürpriz değildir. Son dönemlerde Y-CHP ve İP’in rahatsız oldukları bir diğer konu da internette yayın yapan haber siteleri ve sosyal medya üzerine yapılan yasal düzenlemeler konusundadır. Öncelikle akla gelen ilk soru şudur: Tamamen kontrolsüz olan, gri bir alan haline gelen ve herkes için tehlike arz eden sosyal medya ve internet yayıncılığında yürütülen yasal düzenlemelerden siyasi partiler ve onun temsilcileri neden rahatsız olurlar? Sosyal medya düzenlemesi sadece Türkiye’de mi vardır?  Bu sorulara evet demek mümkün değildir. Çünkü yakın zamanda Fransa, Almanya olmak üzere pek çok ülke benzer yasaları uygulamaya koymuştur. Ayrıca Avrupa Birliği terör içerikli paylaşımların doğrudan kaldırılması yönünde adımlar atmaktadır. Hatta Türkiye’deki düzenlemeler tartışılırken de Batı’nın uyguladığı modeller üzerine istişareler gündeme gelmiştir ve “Alman modeli” olarak da medyada yerini almıştır. Ama ne var ki benzer düzenlemeler Türkiye’de gündeme geldiğinde malum yapı hemen sihirli iki kelime ile arz-ı endam etmektedir: “demokrasi ve özgürlük.” Bu iki kelimenin malum masa tarafından Türk Milleti adına değil, Türkiye aleyhine kullanılıyor olması önem arz etmektedir. Dolayısıyla ortaya şöylesi bir görüntü çıkmaktadır: KHK’lılar affedilecek, terör ya da nefret suçu içerikli paylaşımlar da olsa sosyal medyaya düzenleme getirilmeyecek, masanın yedinci unsuru hiçbir zaman küstürülmeyecek, milletin iradesi görmezden gelinecek, her türlü stratejik hesaba ayak uydurulacak ve nihayetinde Türkiye’ye “demokrasi(!)” getirilecek. Ancak bu hesap da masanın korku projesi üzerinden yürütülecek. Öyle ya, endişe, korku ve panik yaratacak ve haber yapanların 1-3 yıl arasında hapis cezası ile cezalandırılması gibi bir husus onların anladığı özgürlüğe zarar verecek. Bu durum da altılı ganyan masasını rahatsız edecek.

Diyeceklerim var! Teberikler, Sözde Gazeteci ve Sanatçılar, Balon Ekrem, diyeceklerim size!

Siyaset kurumunun temel aktörü olan siyasi partiler çeşitli açılardan farklı sınıflara ayrılırlar. Bazıları sadece seçim sonucuna odaklı kitle partisi hüviyeti taşırken, bazıları ise insan odaklı bir anlayışla, inanç ve değerler çerçevesinde birey yetiştirmek yani kadro sahibi olmak isterler. Bir ideolojinin iz düşümü olarak hareket ederek, nesiller yetiştirecek bir program ile ülkenin geleceğini tesis etmek amaçlanmıştır ki bu partilere de ideolojik partiler denilmektedir. Yukarıda bahsi geçen ikinci grubun Türkiye’deki en olgun temsilcisi olarak Milliyetçi Hareket Partisi, kurulduğu 1969 yılından bugüne gerek yürüttüğü politikalarla gerekse yetiştirdiği kadrolarla Türk siyasetinde seçkin ve önemli bir konuma erişmiştir. Türk milletinin varlık sebepleriyle tam uyumlu ideolojik yapısı, her koşulda milletin güven ve teveccühüne mazhar olmasını sağlamıştır. Dinamik ve kırılgan siyasi iklimde bile kuruluş felsefesine yüksek sadakat duygusuyla siyaset üretme iradesinin bu durumda büyük payı olduğu vurgulanmalıdır. Günlük siyasi dalgalanmalara ayak uydurarak oy odaklı siyaset tarzının hem ülke menfaatlerine hem de parti bünyelerine verdiği tahribatın farkında olan aziz milletimiz Milliyetçi Hareket Partisi’nin bu akl-ı selimini her dönem takdir ve taltif etmiştir.     Milliyetçi Hareket Partisi’nin elli üç yıllık mazisi incelendiğinde, her kademesinde, kurumsal kültürün şekillenip oturmasında ülkücü fertlerden kurulu kadrolarının rolü tartışılmaz önemdedir. Bugünün kazanımlarıyla birlikte gelecek nesillerin huzur ve refahıyla da ilgilenen insan odaklı kuruluş felsefesi, partinin kadro kalitesi ve derinliği konusunda titiz ve kararlı bir yaklaşım geliştirmesini beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda, Milliyetçi Hareket Partisi, bir siyasi parti olduğu kadar sosyal ve siyasi hedeflerini içselleştirmiş insan kaynağını yetiştiren bir okul olarak da belirmiştir. Değişip kesilmeyen bir süreklilik ve disiplin içinde kurucu genel başkanımız Alparslan Türkeş’ten bugüne aktarılan bu kurumsal gelenek ve şuur, mensuplarına ülkücü pâyesi kazandıran tek ve yegâne kudrettir. Diğer bir ifadeyle, ülkücü kimlik; bu temel eğitim kurumunun olur ve onayıyla geçerliliği teyit edilebilen bir kimliktir. Söz konusu durum da, bu kurumun kural ve kaidelerine muhatap oldukları andan itibaren onları yaşayarak öğrenen her ülkücü tarafından bilinen bir vakıadır. Tabiri câizse, her ne kadar benzerleri olduğunu iddia edenler varsa da Mülkiye Mülkiye’dir. İnsan doğası gereği zamanın üç boyutuyla uyumlu, tutarlı ve gerçekçi ilişkiler kurmak ve buna göre hareket etmek durumundadır. Öyleki, dün düştüğü yeri hatırlarsa bugün kendisi düşmeyecek, öğretirse yarın oğlu/kızı da bu acı akıbetten beri olacaktır. Dünü unutup bugün yeniden başlayıp yarına gitmek veya dünün romantizmine hapsolup bugün ve yarını düşünmemek insanı sosyal yaşamda hep yarım bırakmaktan başka sonuç vermeyecek sakat ve sakıt bir tutumdur. Dolayısıyla, her ülkücü fert makul bir insan gibi zamanın bu üç boyutunun birbiriyle uyumlu ve tutarlı bir noktada dengelenmesini sağlamalıdır. Geleneği bugüne taşımak önemli olduğu kadar onun var oluştan gelen değerlerini şahsi çıkar ve beklentilerin tahrip edici doğasından korumak da bir o kadar değerli ve önemlidir.        Tek tek fertlerin duyguları, çıkarları, beklentileri ve niyetleri elbette olabilir, ama bunların kurumsal kimlik olarak ülkücülüğü dönüştürmesi, ona zamana göre ayar vermesi ve alternatif tanımlar getirmesi gelenekten kopuş ve belirsiz bir geleceğe yelken açmaktan başka bir anlam taşımayacaktır. Çınarı, geniş gövdesi ve yüksek endamıyla övmek tüm bunları ona veren asıl unsur olan derin köklerin hayati önemini ne gölgeler ne de değersizleştirir. Bu çerçevede kurumsal kimlik dışında gelişen tercihler, farklı yol arayışları kurumun geleneksel bünyesine dönük saldırı girişiminden, onun gelenekle bağını koparma çabasından başka bir şeyle açıklanamayacak mahiyettedir. Buna da daha çok bu kültürü bilmeyip akıp giden ve hala dinamik olan süreçte sisteme dâhil olanlar veya dolaylı olarak miras yoluyla hak iddia edenler, Lider Devlet Bahçeli’nin tabiriyle ‘teberik’ler tevessül etmektedir. Bununla birlikte, kurumun yarım asırlık kültürünü özümseyenler bu şer girişimlerin farkında, ona uygun ve layık gerekli tavır ve duruşu inşa edip sergileme şuurundadır.    Esasen ‘teberik’ taifesi başta olmak üzere hemen herkes her şeyi bilmektedir. Mesele, özünde çıkar ve güç meselesi, bir siyaset ve kimlik okulu olarak Milliyetçi Hareket Partisi’nin kurumsal mülkiyetindeki ülkücülüğü para ve makama tahvil etme teşebbüsüdür. Bu davanın ağır ama bir o kadar da kutsal yükünün manevi hazzı bu zevatı şereflendirmemiş olacak ki bir lokma ve bir hırkadan daha fazlasının hırsıyla doğru yoldan sapma gafletini göstermişlerdir. Çok önceden kalben kopmalarına rağmen yeni yerlerinde kendilerini konumlandırmak hevesiyle bu köklü kurumun kimliğiyle gündeme gelmek istemektedirler. Kendilerinden menkul bir değerleri olmadığından yeni yerlerine tutunabilme, böylece ‘dükkânlarında’ biraz daha kâr elde edebilme hesabıdır aslında olan. Bu dava uğruna mücadele eden aziz ülkücülerin emekleri üzerinden rant sağlayanlar elbette ki ülkücülerin hafızasında büyük harflerle not edilmiştir. Teberik taifesinin önemli bir kısmında da kronik miras zehirlenmesi sendromları dikkat çeker. Yol bilmez, mihnete gelmez bu zevât, hiçbir yerinde olmadıkları; acısıyla, tatlısıyla hiçbir anını yaşamadıkları davanın tüm nimetlerine talip olmaktan geri durmazlar. Davanın değerli büyükleri olan babalarının hayatlarında yeltenemeyecekleri bir şoyadı fetişizmiyle etrafa hiza verme davranışı gösterirler. Kifayetsizlikleri, zaafları ve kurum tarihine ilgisizliklerini birer bohem marifetmiş gibi yansıtıp ‘seçilmiş insan’ psikozunda arz-ı endam etmekten keyif alırlar. Neticede onların gözünde Milliyetçi Hareket Partisi babalarının partisinden başka ve öte bir şey değildir. Her şeye rağmen ülkücüler zahmette yâren göremedikleri bu zevâtı sırf soyadlarına hürmeten sineye çekmişler, saygıda kusur etmemişlerdir. Yıldıray Çiçek Beyin de 16 Şubat 2021 tarihli köşesinde sârih ve veciz bir üslupla serdettiği üzere kavgada, mücadelede, dertte, çilede olmayıp, herkesle iyi olmanın peşinde olan bu zevâtın Milliyetçi Hareket Partisi’nin liderine tavırları aslında argo kişiliklerini ele vermektedir. Bir cemiyette bu tür zevâtın varlığı, kategorik olarak menfi bir unsur gibi görünse de doğru olanı daha da öne çıkartıp parlatan garip bir doğal mihenk de barındırır. Yeri gelmişken,”içimizde kalıp da mücadelesiz olanlar, ‘ben herkese eşit mesafedeyim’ diyerek düşmanı da kapsayanlar, bu hareketi sadece sıfat taşıma ve nimet kapma alanı olarak görenlerin” farkında, alayının ”en az bu gidenler kadar tehlikeli olduklarının“ şuurunda olduğumuz da vurgulanmalıdır. “Çünkü yarınlarda tökezlediğimizde yine hançeri saplayacak potansiyel bu türlerden çıkacaktır”. Bu noktada, yarım asırlık kurumsal tarihiyle Milliyetçi Hareket Partisi ve onun geleneksel müktesebatını titizlikle koruyarak yarına sâlimen iletmeye kararlı lideri Devlet Bahçeli ile davanın sadık mensuplarının hakkı kâmilen ve tekraren teslim edilmelidir.  Laf ola beri gele: Sözde Gazeteci ve Sanatçılar Uzun zamandır gündemi meşgul eden temel bir mesele de sanat ve medya mensuplarının istediği şekilde ve ortamda karşıdaki kişi ya da kurumu kim ve ne olduğuna bakmaksızın dilediği düzeyde ve ölçüde eleştirebilme hakkının olup olmadığıdır. ‘Eleştiri’yi kendinde mesleki bir hak olarak gören gerek sanat camiası gerekse medya mensuplarının tutum ve davranışları bir tarafa, eleştiri dozajı ve şekli ‘özgür düşünce beyanı’ ile açıklanabilecek

Tükiye’de Muhalefet Olmak ve Türkiye’ye Muhalif Olmak Arasındaki Keskin Çizgi

Muhalefet, demokratik sistemlerde siyaset kurumunun en önemli aktörlerindendir. Özellikle iktidar muhalefet ilişkileri siyasetin temel direği olarak nitelendirilebilir. Bu ilişki çerçevesinde iktidardan elinde bulundurduğu gücü, demokratik sistemi sarsmayacak ve muhalefetin çalışma alanını daraltmayacak şekilde kullanması beklenirken; muhalefetten ise doğru eleştiri ve çözüm önerileri ile milli meselelerde özellikle uluslararası alanda yürütülen politikalarda iktidarla ortak hareket etme tavrı beklenir. Türkiye’de muhalefetin tutum ve davranışları ile iktidarla olan ilişkisi her zaman tartışılan ve geleceği de etkisi altına alan bir şekilde oluşmuştur. Muhalefetin temel görevinin her şeye karşı çıkmak, ne yapılırsa yapılsın bir kulp takıp eleştirmek olmadığı bilinmektedir. Buna karşın iktidar da özellikle önemli meselelerde muhalefeti dikkate almalı ya da bir başka ifadeyle görmezden gelmemelidir. Sorumlu devlet anlayışı ile siyasete bakmanın gereği, millet menfaatlerini gözetmenin zarureti ile birlikte hareket edilebilmelidir. Ancak Türkiye’de muhalefet iktidar ilişkileri incelendiğinde özellikle muhalefet açısından ciddi problemli alanların varlığına şahit olunmaktadır. Muhalefetin, Türkiye’nin anayasa ve hükümet sistemi gibi en temel meselelerinde bile bırakınız görüş bildirmeyi, beraber hareket etmeyi; ülke olarak milli bir duruş sergilenmesi gereken konularda bile aykırı davranmayı muhalefet sanan bir tavır içerisinde olduğu görülmektedir. Elbette muhalefet eleştirecektir ancak eleştirdiği gibi aynı zamanda çözüm üretecek ve belirli konularda da beraber hareket edebilecektir. Bu doğrultuda, eleştirinin yapıcı ve yıkıcı yönleri çok iyi analiz edilmelidir. Nitekim ülkenin ve milletin bir adım ileriye taşınması adına somut ve rasyonel çözüm önerileri sunmak ile sırf iç politik sebeplere ve stratejilere dayalı olarak hükümeti eleştirirken aynı zamanda devletin temel paradigmalarına karşı çıkmak arasındaki nüans büyük önem arz etmektedir. Türkiye’de özellikle son dönemde, muhalefet iktidarı elde edebilmek için her şeyi mubah gören bir mantıkla hareket etmektedir. Türkiye’de muhalefet, adeta “iktidarı düşürmek için vatanı bile düşürmeye hazır” konumdadır. Bu durum ise muhalefetin, Türkiye üzerinde hedeflenen oyunun bir parçası ve taşeronu olarak görülmesine sebebiyet vermektedir. Lider Devlet BAHÇELİ oynanan bu oyunu; “Türkiye’nin planlı bir kaos sürecine sokularak toplumsal mukavemetinin zayıflaması, sosyal ve ekonomik direncinin zaafa uğraması hedeflenmektedir. Bu yolla da her türlü dış tesir ve telkine açık olması, nihayet müdahale edilebilir bir kıvama gelmesi üst bir akıl tarafından kurgulanmaktadır” şeklinde net olarak ortaya koyarken, muhalefetin bu oyun karşısındaki durumunu ise; “Maalesef siyasi genetik yapısıyla oynanan, kurumuş yaprak gibi kökünden savrulan Cumhuriyet Halk Partisi bu şer planın tam göbeğindedir. Zalimler eliyle senaryosu yazılan, taşeronlar kanalıyla servisi yapılan Türkiye aleyhtarı karanlık projenin kanlı kuryesi HDP; kiralık figüranı ise İP’tir” ifadesiyle özetlemiştir. Siyasette yaşananların medyaya yansımalarına kısaca göz atıldığında muhalefetin bu durumu net bir şekilde görülmektedir. Üstelik bu durumun tespiti için çok da uzağa gitmeye gerek yoktur. Birtakım gelişmelere karşı ani ve sağduyudan uzak vahim tepkilerin verilmesi ve bu tepkiler aracılığıyla da toplumsal fay hatlarını derinleştirici hamleler geliştirilmesi, belirgin bir tutum olarak değerlendirilmektedir. Örneğin, Konya’da uzun yıllardır iki aile arasındaki husumetten kaynaklanan bir vakıayı, CHP’nin HDP’nin ve görev alanının dışında her işin içinde olmayı görev zanneden Türk Tabipleri Birliği’nin, “ırkçı bir saldırı” olarak ilan etmeleri ve ülkemizde sürekli varmış gibi gösterilmeye çalışılan “Türk-Kürt kavgası” senaryosuna hizmet eden bir muhalefet düşünülebilir mi? Akabinde ulusal alanda bu elim hadisenin gerçek boyutları kamuoyu nezdinde net bir biçimde anlaşıldığında ise bu senaryo karşısında millet önünde bir özür dilemekten imtina etmek hangi açıdan değerlendirilecektir? İç politikanın yanı sıra uluslararası alana bakıldığında şu soruyu sormak elzemdir: Bir muhalefet partisi genel başkanı ülkedeki diğer ülke temsilcilerine mektup yazarak siyaset üretebilir mi? Bu düpedüz işbirlikçilik değil midir? Bu durum aynen Türk Kurtuluş Savaşı yıllarında Ali Kemalleri Damat Feritleri ve dönemin aydın kisvesi altında kendini işgalcilere pazarlayanların yaptıklarını bu dönemde gözler önüne sermektedir. Benzer şekilde bu ihaneti Balkan Savaşı yıllarında da “Edirne’ye Enver gireceğine Bulgar girsin” propagandası şeklinde yapmışlardır. Şu anda da Türkiye’de muhalefetin yaptığı tam anlamıyla bu değil midir? Muhalefetin bu tutum ve davranışlarına bakılarak Türkiye’de bir iklim krizi değil de bir muhalefet krizi olduğu açıktır. Dolayısıyla siyasi yapıda demokratik sistemde elbette muhalefetin varlığı zaruri bir unsudur. Ancak bir ülkede muhalefet olmak ile bizatihi o ülkeye muhalif olmak arasında derin bir uçurum vardır. Bu uçurumu tarih sahnesinde görememiş olanlar elbette politik bir kayboluş içerisinde olacaklardır. Muhalefet ve Zillet İttifakı söz ve eylemlerde artık hiçbir milli ve manevi değeri önemsememektedir. İktidarı elde edebilmek adına her türlü iş birliğine açık bir vaziyet almaktadır. Elbette bu ittifakın kendi içlerinde geliştirdikleri ittifakta kurulma aşamasından itibaren en özel görevin İP’e düştüğü görülmektedir. Esasen İP konusundan söylenebilecek çok şey varken en son bir şehit yakınımıza gösterdikleri tavır ve İP’in genel başkanının bir ziyareti esnasında aleni bir şekilde terör ağzı kullanan bir kişiye gösteremediği tavır aslında aynı tertibatın birer tezahürüdür. Her iki durum da siyaset üstü her Türk vatandaşının dilinin lal olduğu yer olarak ifade edilebilir. En fazla “bu kadar da olmaz” demekten öte bir şey denilemez. İP’in içine düştüğü durum; merdi kıptinin şecaat arz ederken sirkatin söylemesinden başka bir şey değildir. Yüreği vatan sevgisiyle dolu devlet ve millet derdi olan güzel insanımızın karşısında söyledikleri aslolan hallerine bir kılıftan ibarettir.  Muhalefetin değerlendirilmesi gereken bir diğer konusu ise Türkiye’nin uluslararası alanda yürüttüğü politikalara olan tavrıdır. Türkiye’nin son dönemlerde Doğu Akdeniz’den Ege’ye Ortadoğu’dan Afrika’ya pek çok alanda üstüne gelen ülkelere karşı gayet net bir tavır aldığı ve esnek davranmadığı ortadadır. Bu politikanın ülke menfaatleri adına gayet yerinde olduğu ise başta alanın uzmanları olmak üzere konuyla alakalı pek çok kişinin malumudur. Dünyanın neresinde olursa olsun böylesi hariciye meselelerinde muhalefet partileri ülke çıkarları açısından iktidarı destekleyen söylemler geliştirirler. Ancak Türkiye’de muhalefet ise bu durumda bile iktidarı destekleyen beyanattan ve tavırdan kaçınmakta, hatta iktidarın diplomasiyi doğru yönetemediğini ısrarla vurgulayarak iktidarın karşısında yer almaktadır.  Türkiye’de muhalefetin söz ve eylemleri incelendiğinde net bir şekilde ortaya çıkan durum; muhalefetin vatan, millet ve devlet gibi asli kavramlara gerek sevgisinin gerekse saygısının kalmadığıdır. Yürütülen siyasette ise iktidar olmak amacıyla öncelikle siyasi etik olmak üzere ahlaki bütün değerleri yok sayarak hastalıklı bir ruh haliyle iktidara odaklanılmaktadır. Sosyal medya incelendiğinde her gün yoğun bir şekilde FETÖ-PYD gündem belirleme çalışmalarıyla karşılaşılmaktadır. Bu merkezlerden yaratılmaya çalışılan gündem ve söylemler takip edildiğinde hemen akabinde Türkiye’de muhalefetin dilinde de aynı söylemi görmek neredeyse rutin haline gelmektedir. Bu da net bir şekilde Türkiye’de muhalefetin söylem ve eyleminin yurtdışından farklı mahfillerden yürütüldüğünün net bir ispatı olarak ifade edilebilir.   Türkiye’nin çözüm bekleyen pek çok problemi vardır. Siyasi partilerin ise varlık sebebi bu problemlerin çözümünü

Terörün Bölgesel–Küresel Boyutları ve Türkiye’nin Kararlı Duruşu

Terör oldukça eski dönemlere dayanan ve küresel ölçekte görülen en temel problemlerden birisidir. Teknolojik gelişmeler başta olmak üzere değişen koşulların, terörü de oldukça farklı boyutlara ve karmaşık bir yapıya taşıdığı görülmektedir. Kanunda terör: “Cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasa’da belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devleti’nin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir” şeklinde tarif edilmektedir. Terörizm kavramına bakıldığında ise terör odaklı plan ve eylemlerin siyasi amaçlar ekseninde inşa edilmesi ile karşılaşılmaktadır. Hasan Sabbah’tan 11 Eylül 2001 saldırılarına değin bu eksendeki amaçların çeşitli tezahürlerini dünya tarihinde görmek olasıdır. İlgili tezahürlerin ortak özellikleri olarak; gayrinizami yapı, bir aktör olarak devletler içerisinde kaos yaratma amacı, vatandaşlarda korku odaklı algı inşası gibi unsurlardan bahsetmek gerekmektedir. Çünkü genel itibariyle amaç bir saldırının tahrip etkisinden çok bu etkinin politik ve toplumsal sonuçları ile ilgilidir. Özellikle Soğuk Savaş dönemi ile birlikte bu sonuçlara odaklanan faaliyetlerin oranında bir artış görülmüştür. Küresel aktörlerin enerji koridoru, jeopolitik önem gibi faktörler bağlamında dünyanın birçok bölgesinde bu ve benzeri faaliyetler ile ilişkisi ile bilinen bir diğer gerçeği temsil etmiştir.   Terör eylemlerini yekpare bir güvenlik problemi olarak görmek mümkün değildir. Çünkü terör; ekonomik, psiko-sosyal, politik ve özellikle kültürel boyutları olan bir niteliğe sahiptir. Özellikle istikrarsızlık, sosyal disiplinsizlik, ekonomik kriz, siyasi kaos gibi durumlar terörün ana kaynakları olarak değerlendirilebilir. Kaldı ki bu alanlarda mücadele edilmemesi durumu terör eylemlerinin daha fazla alanda zemin tutarak büyümesine sebep olacaktır. Ancak ne acıdır ki; psikolojik savaşın temel bir unsuru olarak kullanılan terörün, bütün dünya coğrafyasına bakıldığında özellikle geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerde ortaya çıktığı görülmektedir. Bu ülkelerde öncelikle sosyal, ekonomik, kültürel birtakım eksiklikler istismar edilerek terör eylemleri veya toplumsal olaylar yaratılmaya çalışılır. Bunun dışında herhangi bir alan bulunamadığında ise suni problemler yaratılarak yapay toplumsal karışıklıklar oluşturulur ve bu ortamdan yararlanarak olaya vatandaşın da katılması sağlanmaya çalışılır. Özellikle Gezi parkı olaylarıyla başlayan süreçle birlikte ülkemizde yaşanan gelişmeler bu açıdan bir kez daha değerlendirilmelidir. Ayrıca yine son dönemde görülen Boğaziçi Üniversitesi eylemleri ve son dönemde yaşanan yurt eylemleri de bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Dolayısıyla bu tablo göstermektedir ki terör ve terörizm kavramları ile analiz edilen/değerlendirilen gelişmeler artık sadece silahlar ya da mühimmatlar ile ilgili değildir. Artık toplumsal tahrik gücü, fiziki tahrip gücünden çok daha fazla olan eylem ve çalışmalar gündemde yer almaktadır. Aynı zamanda ulusal ve küresel medya aktörlerinin bir bölümünün de bu yöndeki eylem ve çalışmaları, neredeyse büyük bir bölümünü şiddetten uzak masum hareketler olarak lanse etmesi aslında meselenin küresel irtibat yönünü teşkil etmektedir. Zira sosyal medyanın da bu yöndeki etkisi hiçbir surette göz ardı edilmemesi gereken bir boyuttur. Yakın tarihimizde birçok hadisede müşahede edildiği üzere sahte hesaplarla toplumun bir kesiminin eylemlerine meşru zemin inşa edilmesi için bu mecranın hangi yöntemlerle kullanıldığı bilinmektedir. Bu meşru zemin şüphesiz terörün yerine demokrasi ve insan hakları kavramlarının kullanılması amacını taşımaktadır. Lakin bu çelişki hiçbir surette göz ardı edilmemelidir.  Başta ABD olmak üzere pek çok ülkenin terörle olan ilişkisi net bir şekilde ortadayken bu ülkelerin ağızlarına bir de insan haklarını almaları trajikomik bir durum olarak alenen ortadadır. ABD’nin açık bir şekilde terör örgütleriyle birlikte hareket etmesi gerek terör gerekse insan hakları konusundaki sicili ortadadır. Ayrıca Cezayir’in kurtuluşunda Fransa’nın sebep olduğu ölüm bir milyon kişi olarak bilinmektedir. Yine Ruanda’da Fransa’nın sebep olduğu olaylarda ölüm yaklaşık sekiz yüz bindir. Ayrıca uygulanan kültürel soykırım da bunlara eklenebilir. İngiltere’nin, Almanya’nın, Belçika’nın ve pek çok Avrupa devletinin insanlığa yaşattıkları ortadayken terörle mücadeleden ve insan haklarından söz etmeleri imkansızdır. Başta ABD olmak üzere hiçbir ülke Türkiye’ye bu konuda ders verebilecek konumda değildir. Lider Devlet BAHÇELİ’nin ifade ettiği gibi yarattıkları ve destekledikleri terör bumerang gibi kendilerine dönecektir: “Türkiye, teröre karşı savunmada değil taarruzdadır, üredikleri, beslendikleri, palazlandıkları bataklıkları A’dan Z’ye temizlemek hayat memat meselesidir. Bu kanlı sayfa mutlak surette kapatılmalı, eşkıyanın fermanı yırtılıp atılmalıdır.” Bütün bu genel çerçeve dahilinde Türkiye’deki tezkere tartışmalarını, tartışmada yer alan aktörleri ve aktörlerin hangi safta yer aldıklarını ya da stratejik birtakım sebeplerle almak zorunda kaldıklarını çok net bir biçimde görmek elzemdir. 2021 yılı Ekim ayının son haftasında TBMM’de kabul edilen Irak-Suriye tezkeresinde stratejik sebeplerle bir yerde konumlanma sorunsalı çok nettir. Bu konumlanma sorunsalı, Türkiye’nin bölgesel ve uluslararası alandaki hukuki haklarının muhafazasından ziyade iç politikadaki planlar ve hevesler olarak değerlendirilebilir. Aynı zamanda buradaki en büyük tezat, Türkiye’nin başta sınır güvenliği olmak üzere uluslararası hukuka dayanan bütün hamlelerinin birtakım gizli ittifaklarca politik amaçlara feda edilmesi girişimidir. Türkiye’de etnik kimlik merkezli yürütülen siyasetin temel amacının teröre zemin hazırlamak olduğu net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Üstelik uzun yıllardır yürütülmeye çalışılan bu ayrıştırma toplum nezdinde de kabul görmemiştir. Türk Devleti özellikle Cumhur İttifakı ile birlikte terörle mücadele yöntem ve tekniklerini doğru bir çizgiye getirerek millî birlik ve bütünlük politikasını geliştirip gerek bölgesel gerekse küresel ölçekte güç olduğunu ilan etmiştir. Ancak bu süreçte öncelikle muhalefet ve kendini “aydın” sıfatı ile niteleyen bir kısım zevatın her zamanki gibi toplumdan ve toplumun gerçeklerinden uzak, Türk Devlet geleneğinden bihaber ve Türk Milletinin kültürel kodlarını ve kimlik bilincini umursamaz tavırlarının, yürütülen mücadeleyi sekteye uğrattığı görülmektedir. Şu unutulmamalıdır ki; “Misak-ı Millînin ruhu, bu coğrafyada sahip olunan maddi ve manevi bütün zenginlikle birlikte tek bir kimliğin” yegâne teminatıdır. Bu teminatın tek koruyucusu Türk Milleti’dir. Türk Milleti ise bu görevi Lider Devlet BAHÇELİ’ye, MHP’ye ve onun özverisiyle şekillenen Cumhur İttifakı’na yüklemiştir. Kaynakça Duman, Selçuk (2011). Terörizmin Siyasallaşma Süreci Ve Türkiye, Düşünce Dünyasında Türkiz Dergisi, S. 12 ss. 123-142. Sönmez, Göktuğ (2021). Türkiye’nin Terörle Mücadelesi Kavramlar Örgütler ve Aktörler, TASAV, Ankara. Yalçın, E. Semih (2011). Küresel ve Bölgesel Sorunlar Bağlamında Türkiye’de Terör ve Terörizm, Düşünce Dünyasında Türkiz Dergisi, S. 12 ss. 109-122.

Sosyoloji İle Siyaset Arasında Göç Olgusunu Doğru Okumak

Göç olgusu, geçmişten bugüne tarihin birçok noktasının hem temel tartışma alanlarından birisini oluşturmuştur hem de sebepleri ve sonuçları itibariyle değişimi ve dönüşümü sağlayan bir kapsama sahip olmuştur. Bu sebepler ve sonuçlar; politik, ekonomik ve sosyo-kültürel yansımaları beraberinde getirmiştir. Göç meselesi bu bağlamda, 20. yüzyıldan itibaren gerek politik gerekse de akademik sahada, ulusal ve uluslararası eksende birçok değerlendirmenin ve analizin ana gündem maddelerinden birisini teşkil etmiştir. Oldukça eski dönemlerden beridir tartışılan bir konu olan göç, aynı zamanda ülkemizin konumundan ötürü de her dönemde yoğun bir şekilde ülke gündemini meşgul etmektedir. Lider Devlet BAHÇELİ’nin “insanlığın var oluşundan beri göç mühim bir mesele olarak varlığını korumuştur. Türkiye bir göç güzergahındadır. Aynı zamanda kıtaların kavşak ve kaynaşma noktasındadır.” şeklinde ifade ettiği bu durum önce Suriye ardında da Afganistan’da yaşanan gelişmelerin akabinde Türkiye’nin de en önemli gündemlerinden biri halini almıştır. Göç meselesi ilk olarak teknik olarak incelenmesi gereken bir konu olarak görülmektedir. Öncelikle göç konusu ile ilgili değerlendirmelerde ve analizlerde “göçmen”, “sığınmacı” ve “mülteci” kavramları arasındaki ayrımların üzerinde durulduğu görülmektedir. Ayrıca itme ve çekme kuramları da temelde en sık başvurulan yaklaşımları oluşturmuşlardır. Çünkü göçün nedenleri arasında, yaşanılan coğrafyadaki kıtlık, kuraklık, savaş gibi itici faktörler etkili olurken, diğer yandan da hedef ülkedeki güvenli ve müreffeh yaşam da çekici faktörleri temsil etmişlerdir. Bu iki başlıktaki koşullar karşısında beşeri toplulukların “güneşe göç varken kalanlardan olmamak” tutumunu geliştirdiğini önermek mümkün görülmektedir. Geçmişten günümüze göç vakıalarına bakıldığında ise; Kavimler göçünün dünya tarihinde bıraktığı izler göz ardı edilmeksizin, 20. yüzyılın bir kırılma noktası olarak kabul edilmesi şüphesiz İkinci Dünya Savaşı’nın geride bıraktığı demografik, politik ve ekonomik yıkımla ilgilidir. Zira Avrupa ülkeleri bu yıkımın ardından işgücü ihtiyacını karşılayabilmek adına göçe ihtiyaç duymuştur. Bu göç sürecinin Avrupa ekonomisine bir dinamizm kazandırmış olduğu bilinen gerçek olmuştur. Fakat diğer yandan göçmenlerin gündelik yaşamlarındaki kültürel kodları bir süre sonra “tehdit” olarak nitelendirilmiştir. Hatta 1973 Petrol Krizi’nin faturası da yine göçmenlere kesilmiştir. Dolayısıyla gelinen aşamada Batı’nın göçe karşı geliştirdiği politikaların 20. yüzyılın ikinci yarısına uzanan bir arka plana sahip olduğu bilinmektedir. 21. yüzyıla gelindiğinde ise göç meselenin yoğun bir biçimde uluslararası politikanın gündeminde yer alması Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde 2010 yılının sonlarından itibaren müşahede edilen değişim ve dönüşümün bir sonucu olarak görülmektedir. 2010 yılının sonlarında Tunus’ta başlayan halk hareketleri ardından Yemen, Libya ve Mısır’a ve nihayetinde Suriye’ye aksetmiştir. Birçok ülkede değişimleri de beraberinde getiren politik ve ekonomik alanda yeni bir süreç başlamıştır. Bu süreçte Mart 2011’den itibaren Suriye’de yaşanan gelişmeler göç konusunda yeni bir boyut ortaya çıkarmıştır. Bu boyut, Suriyeli mülteciler meselesi ile doğrudan ilişkilidir. Göç konusuna, teknik ve tarihi açıdan bakıldığında ne acıdır ki Türkiye’deki muhalefet partilerinin ne kadar sığ ve tamamen popülizmin kıskacında konuları değerlendirdikleri ve söylem geliştirdikleri görülmektedir. Bu durumda muhalefetin Türkiye’nin hiçbir meselesine hakim olmadığı ve çözüm üretmek bir kenara durum tespiti yapacak bir bilgiye dahi ulaşma zahmetine katlanmadığını ortaya koymaktadır. Muhalefet açısından içler acısı olarak ifade edilebilecek bu durum ne yazık ki Türk siyaseti ve siyaset kurumu açısından da son derece tehlikelidir. 2021 yılı itibariyle bakıldığında dünya genelinde yerinden edilenlerin sayısı 82 milyona ulaşmış durumdadır. Bu rakama kaynaklık eden ülkeler arasında Suriye, Myanmar, Afganistan, Güney Sudan ve Venezuela ön plana çıkmaktadır. Türkiye özelinde bakıldığında Suriyeli mülteciler konusunun on yıllık bir zaman diliminde hassasiyetle üzerinde durulan bir husus olduğu müşahede edilmektedir. Nitekim mevcut durumda Türkiye’de yaşayan Suriyeli mültecilerin sayısı 4 milyona yaklaşmış durumdadır. Mısır, Ürdün, Irak ve Lübnan gibi bölge ülkelerine bakıldığında Türkiye’nin çok büyük bir sorumluluk üstlendiğini görmek olasıdır. Bu tablo açık ve net bir biçimde göstermektedir ki bu husustaki yükün çok büyük bir bölümünü Türkiye Cumhuriyeti üstlenmektedir ve bu durum aradan geçen on yıl müddetince de böyle olmuştur. İlgili müddet zarfında da uluslararası kamuoyu Türkiye’nin bu tutumuna ve sorumluluk perspektifine şahit olmuştur. Bir Kerkük türküsünde çığırıldığı üzere “Türkmen obalarından göç eden anaların feryatları” Türkiye’nin bu politikasındaki devlet aklını belirlemiş ve yönlendirmiştir. Avrupalı ülkeler Aylan bebeği görmezden gelirken Türkiye bu ve benzeri hadiselerde birçok kez başta Avrupa olmak üzere birçok aktöre bu süreçteki sorumluluklarını hatırlatmıştır. Ancak Batı birçok konuda olduğu gibi bu konuda da yalnızca kendini düşünerek “insan hakları” vurgusu yapma ironisinden geri durmamıştır. Türkiye, Türk Devlet anlayışına uygun bir sorumlulukla olaylara bakmaktadır. Çünkü bilinmektedir ki Türkiye sadece bugünkü siyasi sınırlarımızla mevcut olan bir Türkiye değildir. Türkiye kalbi Türkiye için atan, gözü ve yüreği Türkiye olan milyonlarca mazlumun da ülkesidir. Bu dün böyle olmuştur. Bugünde böyle olmaktadır. Lider Devlet BAHÇELİ Türkgün Gazetesine verdiği mülakatta bu durumu; “Türk milleti aranan, beklenen, özlenen, merhamet ve hoşgörüsüne ihtiyaç duyulan bir millettir.” olarak ifade ederken Türk milletinin mazlum milletlerin beklediği yegâne güç olduğunu ortaya koymaktadır.  Suriye odaklı göç dalgasının ardından ikinci kritik dönemin ise Afgan göçmenler özelinde yaşanacağı öngörülmektedir. 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından Amerika Birleşik Devletleri’nin Afganistan’a müdahale etmesinden itibaren bölgede kaotik ve istikrarsız bir yapı söz konusu olmuştur. Bu minvalde Afganistan’ın kritik bir jeopolitik olduğu vurgulanmalıdır. Aradan geçen yirmi yılın ardından ABD, bölgeden çekilme kararı almış ve Taliban yönetiminin göreli hükümet süreci ile birlikte yeni bir göç dalgası ortaya çıkmıştır. Bu göç dalgasının hedef ülkesi olarak yine Türkiye ön plana çıkmıştır. Ancak artık Türkiye göç konusunda adil sorumluluk paylaşımından yana olduğunu açık bir şekilde uluslararası kamuoyuna deklare etmiştir. Nitekim Avrupa Birliği ülkeleri suni bir duvar örerken, bölge ülkeleri İran ve Rusya bu sorunu görmezden gelirken Türkiye Cumhuriyeti böylesi demografik bir tehdidi yok sayamayacaktır. Böylesi mühim bir konu nazarında Lider Devlet BAHÇELİ’nin bakış açısı olası riskleri sarih bir biçimde ifade etmektedir. “Düzensiz göç, adı konmamış bir istiladır” ifadesini bu nazarda değerlendirmek ve okumak elzem görünmektedir. Bu noktada üç hususa dikkat çekilmelidir. Birincisi, burada ifade edilen bağlam, Türkiye’nin üstlendiği sorumluluğun uluslararası alanda farkına varılması ve bunun paylaşılması ile ilgilidir. İkincisi, düzensiz göçe karşı tedbirli ve temkinli olunması gerekliliğidir. Ancak bu olayı siyasi meşruiyet zemini görüp, oy devşirmek adına toplumsal kaosu tetikleyici aktörlük yapma hevesinde olanların da farkında olunması lazımdır. Üçüncü olarak ise düzensiz göç karşısında milli menfaatleri zedeleme potansiyeline sahip bütün etkenlerin karşısında olmak durumu önem arz etmektedir. Dolayısıyla misafir algısı ile demografik riskler arasında kesin sınırlar çizilmeli ve göç politikası bu eksende yürütülmelidir.  Çünkü; “Türkiye yolgeçen hanı değildir. Bizim gidecek başka bir ülkemiz, başka bir yurdumuz, başımızı sokacağımız başka bir yuvamız yoktur. Ülkemize

Cumhur İttifakı ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, üçüncü yılını tamamlamış, bu süreçteki gelişmeler karşısında yasama kanadının gücü ve yürütmenin manevra kabiliyetiyle, rüştünü büyük oranda ispat etmiştir.  Geçen bu üç yıllık süre zarfında öncelikle küresel ölçekte karşılaşılan Kovid-19 problemi ve beraberinde gelen ekonomik krizle mücadele edildiği gibi aynı zamanda Türkiye ekonomisine doğrudan yapılan ekonomik saldırılar, yaşanan terör olayları ve bölgede Türkiye’yi sıkıştırmaya yönelik şer hamlelere de karşı konulmuştur. Aynı zamanda bu problemlere karşı verilen mücadelelerin, sistemin test edilmesini de sağladığı söylenebilir.   Pek çok farklı kulvarda mukavemet gösteren Türkiye’nin bu alanların hepsinden sağlıklı bir şekilde çıkması esasen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişin ne kadar yerinde bir karar olduğunu işaret etmektedir. Türk Tipi Başkanlık Modeli olarak da isimlendirilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi yaşanan onca problemin çözümü esnasında sağladığı kolaylıkla eski parlamenter sisteme karşı pek çok noktada üstün olduğunu göstermiştir. Sistemin, öncelikle anayasal açıdan sıkıntıları beraberinde getirmekle birlikte mevcut yapıyla büyük bir uyumsuzluk yaşamadan entegrasyonunu tamamladığı görülmektedir. Ayrıca alınan kararların ve uygulamaların hızı da sistemden beklenen en önemli noktalardan biridir. Nitekim parlamenter sistemin bir türlü gideremediği, devlet sistemini defaatle krize sokan bu sorun olmuştur.  Ayrıca bu yeni sistemin millet iradesine dayanmasıyla ulaşılan seçilmişlerin üstünlüğü felsefesi, Türk yönetim sisteminin yıllardır çözmeye çalıştığı “vesayet problemi”ni de ortadan kaldırmıştır. O vesayet anlayışıdır ki; yıllardır Türk Milleti’nin iradesini hiçe sayan, “biz yaparız, biz düşünürüz, vatandaş ne bilir!” mantığıyla milletin düşüncesine ve isteklerine ambargo koyan, belirli odakların hizmetinde ve onların çizdiği sınırlarda hareket eden bir Türkiye arzulayan odakların elindeki en büyük silahtır. Türk Milleti kendisinin tercih ettiği Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle birlikte iradesini yeniden devlet yönetiminde göstermektedir. Türk Milleti’nin yönetim geleneğinin en önemli kazanımlarından olarak görülen bu yeni sistemi Lider Devlet BAHÇELİ “Türk Tipi Başkanlık Modeli, büyük bir reformdur. Yönetim hayatımızda ileri bir aşamadır. Yüksek bir noktadır. Geçmişle geleceği aynı potada kaynaştıran bir muhtevaya sahiptir. İlke, kurum ve kurallarıyla kökleşmesi zamanla mümkün olacaktır. Varsa açığı, eksiği, gediği pek tabii düzeltilecektir. Bu konuda her zaman çalışıyor, yeni sistemin işleyişini ve ilerleyişini takip ediyoruz. Uygulamada görülen aksaklıklar oluyorsa bunlar telafi edilir. Türkiye, yönetim sistemi alanında aradığı müstesna fırsatı ve şifayı bulmuştur.” şeklinde açıklamaktadır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişle birlikte görülen en temel sıkıntının mevcut anayasadan kaynaklı olduğu söylenebilir. Öncelikle millet iradesini hiçe sayan bir vesayet örneği olan mevcut anayasanın zaten defalarca değiştiği, oynandığı ve ihtiyaçları karşılayamaz bir hale geldiği açıktır.  Anayasalar, zamanla toplumun yeni ihtiyaçlarına göre değişen temel metinlerdir. Bir başka ifadeyle, dinamik sözleşmelerdir. Ayrıca mevcut anayasanın, Türk siyasi tarihinde yürürlüğe girdiği günden bugüne tartışılageldiği, toplumun vicdanında kabul görmediği de bilinmektedir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikle yeni anayasa da artık kaçılmaz, kaçınılmaz, ertelenmez ve elzem bir hal almıştır. Çünkü mevcut anayasa parlamenter sistemi dikkate alarak düzenlenmiştir. Türkiye, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçiş aşamasındayken yeni CHP’nin başını çektiği muhalefet her zamanki gibi temel mantık hatalarına saplanarak konuyu ıskalamıştır. Meseleyi doğru bir şekilde yorumlayacak bir bilgi düzeyinde analiz etmeden “istemezuk” kampanyasına girişmiş ve bir türlü somut gerekçeler sunarak alternatif bir söylem ve siyaset ortaya koyamamıştır. Başlarda bir “rejim değişikliği” şeklinde yürütülen algı operasyonu ardından yerini içi hala doldurulamamış bir “güçlendirilmiş parlamenter sistem” zırvasına bırakmıştır. Oysa Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişin rejim değişikliğiyle herhangi bir ilgisi yoktur. Devletin rejimi, 29 Ekim 1923’de belirlenmiştir. Cumhuriyet rejiminin mücadelesini, Türk Milleti kanla, vicdanla irfanla vermiş ve Türk Milliyetçileri; bu rejimin kuruluşunda olduğu gibi himayesinde de tavizsiz bir şekilde, mücadelesine devam edecektir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kadim Türk devlet geleneğinden ilham alan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin mimarı olan MHP Genel Başkanı Devlet BAHÇELİ, muhalefetin sistemle ilgili içine düştüğü durumu “Zillet ittifakının Parlamenter Sistemle ilgili çalışmalarını inceledik. Tutarsızlıklar ve çelişkilerle dolu olduğunu mütalaa ettik. Geleceğe dair söyleyecek bir sözleri yok. Gelişmeleri okumaktan acizler, bu konuda kabiliyet ve kalite sorunları had safhada. Dünyanın ve Türkiye’nin yeni şartlarını anlayamıyorlar. Bu yüzden patinaj yapıyorlar. Adeta debeleniyorlar, zamanın ruhuna, çağın eğilimlerine, ülkenin gerçeklerine direniyorlar. Bu nedenle de zillete düşüyorlar. Parlamenter Sistem denenmiş, ama devlet ve toplum hayatına devamlı yeni sorunlar getirmiştir. Bu sistem kutuplaşmanın sistemidir. Bu sistem kavgaların sistemidir. Bu sistem gerilimlerin sistemidir.” açıklamasıyla özetlemiştir. Yeni CHP ve peşine takılan İP’in ve “vesaire” şeklinde özetlenecek diğerlerinin durumu tam da budur. Siyaset kurumunun en temel ögesi olan siyasi partiler milletin ve devletin varlığının teminatı olacak politikalar üretmek için vardırlar. Bu açıdan ülke sorunlarını tespit etmekten çok bunlara yönelik çözüm üretmelidirler. Kuruluş aşamasından itibaren İPe sapa gelmez, bir dediği bir dediğini yalanlayan ve Türk siyasetinde hala kendine bir zemin bulamamış olan İP’in, iyileştirilmiş ve güçlendirilmiş parlamenter sistem ile ilgili hazırladığı çalışmada daha girişindeki bir cümle şunu söylüyor “Türkiye’de yaşanan ağır ekonomik kriz, gerçekte ülkemizin uzun zamandan beri içinde bulunduğu ağır hukuk krizinin neticesidir.” Peki bu durum tespitinin gerekçelerini de millete sunmak esas olan değil mi? Pek çok krizi yaşamış bu ülkeyi söz konusu krizlerden, zaten bu krizlerin bizzat hazırlayıcısı konumunda olan eski sistemle mi kurtarmayı düşünüyorsunuz? İşte “okyanus ötesinden” alınan talimatlarla kurulan İP ve yine aynı yerden aldığı talimatlarla hareket eden Yeni CHP ile vesaire olarak özetlenecek diğerlerinin sistemle ilgili söyleyebilecekleri bu kadardır.  Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini yargılarken öncelikle parlamenter sistemin yarattığı siyaset ve ekonomi başta olmak üzere pek çok yönetim alanını kapsayan krizlerin iyi irdelenmesi gerekmektedir. Çünkü siyaset kurumunun çözüm bulamadığı bu krizlerin acı faturasını her zaman millet ödemiştir. Bu acılar milletin sırtına birer yük olarak kalmıştır. Öncelikle, siyaset kurumunun en temel sorunu bir türlü oturmayan “uzlaşı kültürü”dür.  MHP, kuruluşundan bugüne başta kriz dönemleri olmak üzere pek çok zaman çözüm odaklı bir yaklaşımla millet iradesinin lehinde siyaset üreten, siyasi kazanımlardan öte millete hizmeti her şeyin üstünde gören bir anlayışı benimsemiştir. Nitekim geçmiş dönemlerde yürütülen koalisyon hükümetlerinde gerek MHP gerekse Lider Devlet BAHÇELİ üzerine düşen sorumluluğu fazlasıyla yerine getirmiştir. Sadece 1999 seçimleri sonucunda oluşan 57. Cumhuriyet Hükümeti döneminde sergilenen özveri bile Türk siyasi tarihinde “uzlaşı kültürü” konusunda ders niteliği taşımaktadır. Benzer biçimde Milliyetçi Hareket Partisi ve Lider Devlet BAHÇELİ, yine 2007 yılında yaşanan Cumhurbaşkanlığı seçim krizinde millet iradesinden yana olan çizgisinden sapmadan milletin seçimlerde verdiği sorumluluğun bilinciyle meclis oturumuna katılarak yeni bir vesayet krizini önlemiş, meclisin üstünde başka hiçbir gücü tanımadığını ortaya koymuştur. Ancak siyasette uzlaşı kültürünün oturması konusu tek başına MHP’nin ve Lider Devlet BAHÇELİ’nin yürütebileceği bir mesele değildir. Hal böyleyken uzlaşı kültürünün yerleşmesi ve gelişmesi Türk siyasetindeki partilerin uzlaşıya uygun davranış kalıplarını benimsemesiyle mümkündür. Bu minvalde