Cumhur İttifakı’nın Doğuşu: 15 Temmuz Sonrası Milli Siyaset Dengeleri

Her gecenin bir sabahı, her şerrin neden olacağı bir hayır vardır. Devlet Bahçeli, 31 Mayıs 2011, X Türk siyaset tarihinin son çeyreğindeki en önemli gelişmelerden biri şüphesiz ki 15 Temmuz FETÖ darbe girişimidir. 1970’lerde masum ve makbul bir cemaat kisvesiyle beliren örgüt, özellikle 12 Eylül darbesinden sonraki süreçte devlet içinde etkinlik alanı elde etmeye yönelmiştir. Nitekim bu girişim, 90’lı yılların tamamında planlı ve sürekli bir çerçevede devlet teşkilatının ordu, emniyet ve yargı gibi kritik organlarına yerleştirilen militan şakirtleriyle belirli bir seviyeye ulaşmıştır. Devlet yerine cemaati önceleyen, Türk bayrağından çok FETÖ elebaşının mendilini kutsayan bu münafık sürüsü nihayetinde 15 Temmuz’da son şovunu yaparak Türk devletinin gücünü sınama gafletinde bulunmuştur. Türk milleti, bu hain ve hayasız saldırıda sinmemiş, sokaklara dökülerek sesini yükselttiği gibi bedenini de siper etmekten çekinmemiştir. Birilerinin tiyatro diyerek karşısında kahve yudumladığı bu destansı mücadele, cumhuriyet tarihimizin belki de en çetin ve en önemli sınamalarından birisi olmuştur. Aziz milletimizin iradesi, Cumhurbaşkanımızın dirayeti ve lider Devlet Bahçeli’nin ferasetiyle bütünleşerek devlet üzerinde güç vehmeden her türden cemaat, çete, klik veya örgütün tasfiyesine yönelik güçlü ve taze bir zeminin teşekkülünü sağlamıştır. Darbe teşebbüsünün püskürtülmesi tek başına bir vaka olmanın ötesine geçerek geleceğe yönelik yeni bir siyaset mimarisini de talep eden güçlü bir kitlesel çağrıya dönüşmüştür. İşte Cumhur İttifakı bu çağrıya karşılık bir cevap mahiyetinde inşa olunmuştur. Lanetli gecenin karanlığından hayırlı sabahın aydınlık ufkuna… 15 Temmuz hain darbe girişimi, Türk siyasetinde yerleşik kalıpları kırmış, çoğu zaman anlamlı ve verimli sonuçlar vermeyen paradigmaları da değiştirmiştir. Bunlardan biri de kuşkusuz millet iradesinin Türk devlet yönetimine tam ve kâmil anlamda yansımasında kaydedilen açık ve kesin gelişmedir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nden önceki idari modelde meşruiyetini seçimle kazanmış olsa da başbakanlık makamı çoğu zaman hiyerarşideki konumu itibariyle cumhurbaşkanlığına kıyasla ikincil seviyede algılanmıştır. Bu durum çoğu zaman halk iradesiyle seçilmiş başbakan ile meclis kararıyla belirlenen cumhurbaşkanı arasında ast-üst ilişkisinden yetki karmaşasına kadar bir dizi sorunu beraberinde getirmiştir. Nitekim bu hususla ilgili 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer dönemi vaka örnek açısından oldukça zengindir. Söz konusu sorunlardan belki de en absürdü başbakanlık yetkisinin Cumhurbaşkanınca ilgililerden birine tevdi edilmesidir. Evet, genelde en çok oyu almış parti genel başkanına bu yetkinin verilmesi yerleşik bir norm haline gelmişti; ancak bunun gözetilmediği veya tavsadığı dönemlerin de yaşandığı unutulmamalı. Özellikle Refah-Yol hükümetinin öyküsü bu bağlamda aydınlatıcı olacaktır. Dolayısıyla bu model millet iradesinin Türk devlet sistemine taşınmasını bir aracının inisiyatifine bırakmıştır. Sandıktan meşruiyetini alan ve haklı olarak bununla uyumlu güçlü ve yetkili olmayı bekleyen başbakan, daha yolun başında cumhurbaşkanının kendisine görev tebliği yapıp yapmayacağı bilmecesini çözmekle sınanmaktaydı. Diğer yandan, meclis kararıyla belirlenen cumhurbaşkanı doğrudan devleti temsil eden üst kademe organdı. Diğer bir ifadeyle, şöyle bir algı epey yerleşikti: başbakan milleti, cumhurbaşkanı devleti temsil ederdi. Devlet-Millet ikiliğine yol açan bu durum, devlet kademelerinde kısır ve vahim kamplaşmalar doğurarak devlet işlerini mecrasından saptıran vahim ve tehlikeli bir psiko-politik silaha dönüşmüştü. Başbakan-Cumhurbaşkanı denkleminde devlet temsil makamı olması dolayısıyla kimi zaman cumhurbaşkanına göre pozisyon alan bürokratik kademeler hükümet politikalarına muhalefet edebiliyor veya bunların devreye alınmasında sorun çıkarabiliyordu. Milli iradenin devletin ruhunda bütünüyle karşılık bulmadığı bu mekanizma, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle lağvedilmiştir. Cumhur İttifakı’nın denge değiştiren en güçlü hamlesi, devlet teşkilatını aziz milletin söylediği gibi, onun görmek istediği mimaride yeniden tamir ve tanzim etmiş olmasıdır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini ele alırken öncelikle parlamenter sistemin yarattığı siyaset ve ekonomi başta olmak üzere pek çok yönetim alanını kapsayan krizlerin iyi irdelenmesi gerekmektedir. Çünkü siyaset kurumunun çözüm bulamadığı bu krizlerin acı faturasını her zaman millet ödemiştir. Bu acılar milletin sırtına birer yük olarak kalmıştır. Öncelikle, siyaset kurumunun en temel sorunu bir türlü oturmayan “uzlaşı kültürü”dür. MHP, kuruluşundan bugüne başta kriz dönemleri olmak üzere pek çok zaman çözüm odaklı bir yaklaşımla millet iradesinin lehinde siyaset üreten, siyasi kazanımlardan öte millete hizmeti her şeyin üstünde gören bir anlayışı benimsemiştir. Nitekim geçmiş dönemlerde yürütülen koalisyon hükümetlerinde gerek MHP gerekse lider Devlet Bahçeli üzerine düşen sorumluluğu fazlasıyla yerine getirmiştir. Sadece 1999 seçimleri sonucunda oluşan 57. Cumhuriyet Hükümeti döneminde sergilenen özveri bile Türk siyasi tarihinde “uzlaşı kültürü” konusunda ders niteliği taşımaktadır. Benzer biçimde Milliyetçi Hareket Partisi ve lider Devlet Bahçeli, yine 2007 yılında yaşanan Cumhurbaşkanlığı seçim krizinde millet iradesinden yana olan çizgisinden sapmadan milletin seçimlerde verdiği sorumluluğun bilinciyle meclis oturumuna katılarak yeni bir vesayet krizini önlemiş, meclisin üstünde başka hiçbir gücü tanımadığını ortaya koymuştur. Ancak siyasette uzlaşı kültürünün oturması konusu tek başına MHP’nin ve lider Devlet Bahçeli’nin yürütebileceği bir mesele değildir. Hal böyleyken uzlaşı kültürünün yerleşmesi ve gelişmesi Türk siyasetindeki partilerin uzlaşıya uygun davranış kalıplarını benimsemesiyle mümkündür. Bu minvalde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin de Türk siyasetinde uzlaşı sorununa sistematik bir çerçevede çözüm kazandırdığı vurgulanması gereken bir başka boyuttur. Millete göre ve millet için yeniden düzenlenen devlet mekanizması kadar önemli bir diğer husus da Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin siyasetin meşruiyet tabanını önemli ölçüde genişletmiş olmasıdır. Önceki modeldeki seçimlerde ülke barajına takılan farklı siyasi fikir veya kliklerin söylemlerini duyurmaları, aktüel siyasetin içinde etkin birer aktör olarak öne çıkmaları oldukça zordu. Buna karşın, cumhurbaşkanlığının %50 + 1’lik oy oranıyla tespitini öngören bu sistem, farklı toplum kesimlerinin mutabakatını gerektiren, oldukça geniş tabanlı bir konsensüsü hedefleyen bir anlayışı benimsemiştir. Bu da toplumdaki farklı fikirlerin ve grupların birbiriyle konuşmasını, ortak paydada buluşmalarını, böylece hep birlikte büyük resmi meydana getirmelerini sağlamıştır. Tabi, burada temel yaklaşım milletin menfaatleri lehinde bir duruşta karar kılınmasıdır. Cumhur İttifakı’nın süreç boyunca çalışma düzenine bakıldığında pazarlık veya koltuk paylaşımı gibi konuları bütünüyle bir kenara bırakıp eser ve hizmet üretimine, bunun yanında mili güç ve refah arttırımına odaklanan bir ideali benimsediği görülecektir. Sistemin bu tabiatı, seçim sonuçları bağlamında aziz milletimizin takdiriyle karşılanmasına rağmen başta CHP olmak üzere bazı siyasi partiler tarafından hala hakkıyla anlaşılamaması da trajik bir vakadır. Son cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Altılı Masa’nın kumarbazları milletin gündeminden çok kendi ikballerini merkeze alan bir siyaset madrabazlığında debelenip kalmıştır. Kendi nam ve lehlerine hesap yapmaktan milletin derdini ıskalayan bu güruhun geçmişten ders aldıklarını gösterir bir emare de izlenmemektedir. Hayr Görünen Şerden Şer Görünen Hayra Giden Yol Şu hakikati yeri gelmişken vurgulamak ve bir hakkı sahibine teslim etmek elzemdir. Bir zamanlar hain FETÖ’nün ısrarla pompalanan makul, makbul ve masum yüzüne bırakın itibar etmeyi, şöyle kurusundan bir selam vermekten şeytandan kaçar gibi uzak durmuş bir camia varsa, o da Milliyetçi Ülkücü Hareket ve
Darbelere Direnen Güç: Milliyetçi Hareket Partisi

Türk modernleşmesi, demokrasi merkezli siyaset kültürü açısından değerlendirildiğinde sürecin cumhuriyetin ilanından çok daha gerilere gittiği görülmektedir. Lale Devri’nden itibaren başlayan modernleşme girişimi, Tanzimat Fermanı ile siyasi zeminde de somutlaşmaya başlamış; ardından süreklilik içinde kimi zaman uluslararası ilişkilerden/baskılardan kimi zaman da dönem aydınlarının çabasıyla yeni boyutlara taşınmıştır. Siyaset ve demokrasi kültürü açısından belki de en önemli noktası 1876 yılında Meşrutiyetin ilanı ile Kanuni Esasi ve Meclisin açılması olmuştur. Söz konusu süreç her ne kadar iki yıl kadar sürse de meclisin varlığından vazgeçmeyen bir aydın nesil mücadelesi ile yeniden meşrutiyet ilanına kadar devam edecek olan bir çalkantılı dönemi de beraberinde getirmiştir. Ama burada esasen üzerinde durulması gereken konu, dönem aydınının demokratik hakları ve bunun mütemmim cüzü olan meclis kurumunu benimsemiş olması ve azimli bir mücadele ile bu durumu yeniden tesisini sağlamaya çalışmasıdır. Bir başka ifade ile meclisin açılması ve elde edilen pek çok demokratik hak, toplumsal olarak da oldukça yoğun bir kitleye yayılacak olan devrin aydınının da ön alarak gerçekleştirdiği bir mücadele sonrası gerçekleşmiştir. Bu kazanımlar hemen ardından oluşan pek çok dernek temelli, hatta daha gizli faaliyet sürdüren yapının siyasi parti kimliğine taşınmasını sağlamıştır. Tıbbiyeli ve Mülkiyeli öğrenciler tarafından kurulan İttihat ve Terakki bu durumun en temel örneği olarak görülmektedir. Siyasi organizasyonlar öyle bir boyuta ulaşmış ve taban bulmuştur ki ilk çok partili seçimler 1908 yılında gerçekleşmiş, bu tarihten sonra zaman zaman bağımsız veya partili farklı düşüncelerin varlığından bahsedilebilmektedir. Ayrıca, bu durum; Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi’nde de partili olmasa da farklı düşüncelerin oluşturduğu “gruplar” ile de teyit edilebilmektedir. İlgili dönem çerçevesinde tarihsel perspektiften değerlendirildiğinde bu akışın Türk Modernleşmesi bağlamında olumlu olumsuz pek çok sonucunun olduğu da ifade edilebilir. Burada üzerinde durulmayı hak eden mesele, Türk siyasetinde özellikle cumhuriyet sonrası beliren –kuruluş olarak CHP merkezli siyaset üretme iddiasında olan– bir seçkinci grubun sanki başta Ankara’da kurulan Millet Meclisi olmak üzere pek çok hakkı ve kazanımı Türk Milleti’ne bahşettiğini düşünmesidir. Tüm bunların yanında bir de Türk modernleşme sürecinde kısaca değinilmesi gereken bir diğer mesele de modernleşme hamlelerinin “ordu” merkezli gerçekleşmesidir. Çünkü ordunun modernleştirilme çabası ve dönemin savaş merkezli kaotik ortamı yukarıda bahsedilen az çok ilerleme görülen sivil iradenin meclise yansıdığı demokratik sistemin içinde, hatta üzerinde bir diğer yapının oluşmasına sebep olmuştur. Öncelikle şunu belirtmekte fayda vardır. Elbette kabaca ‘savaşların kaybedilmesi’ noktasına odaklanılarak yürütülen modernleşme hamlelerinin orduda revizyonla başlaması doğaldır. Ayrıca, öncesinde aralıklarla zaten var olsa da Trablusgarp ile başlayıp Millî Mücadele ve Kurtuluş Savaşı ile noktalanan bir savaş sürecinin yoktan var edilen, adeta yeniden yaratılan orduya verilen önemin özünü teşkil ettiği de yadsınamaz bir gerçektir. Ancak orduya verilen bu önem ve güç, 1908’den itibaren başlayan yönetime müdahil olma geleneğini de doğurmuştur. Üstelik bu kültür, olağanüstü zamanlardan sonra da devam etme alışkanlığıyla toplumsal kesimleri de karşı karşıya getirmiştir. Hatta bu müdahil olma sürecinin öyle zamanları olmuştur ki vakıanın kimin tarafından kimin için yapıldığı dahi bilinmemekte, hatta gayri milli bir yapının ve emperyalist güç merkezi konumundaki ülkelerin dahi sahiplendiği görülmüştür. Bu durumun hemen her on yılda bir tekrar eden bir klişe süreç halini alması toplum tarafından da kanıksanmasına sebep olmuştur. Sivil irade meclise yansısa da mecliste hareket kabiliyetini sınırlayan adeta seçilmişlerin üstünde Demokles’in kılıcı gibi sallanan bir sistem oluşmuş ve bu yapının uzantıları ne acıdır ki sivil bürokrasiyi de etkisi altına almıştır. Bu durum Türkiye’yi uzunca yıllar kıskacı altına almış, başta siyasi partiler olmak üzere Milli iradenin yönetime hâkimiyetini sağlayacak bütün kurumları ve liderleri neredeyse yok sayma cüretine kadar gitmiştir. Öyle ise Türk siyasi tarihinde millet iradesinin karşısında örgütlenen temel yapı şudur: Darbe ile oluşturulmuş sistem ve askeri/sivil vesayet ile yürütülen süreç İrade ve İstiklal, Bir Siyasi Geleneğin Mücadelesi: Milliyetçi Hareket Partisi Yukarı da temel çerçevesi kısaca özetlenmeye çalışılan darbe geleneği, Türk siyasetinin ve doğal olarak da milli iradenin yani bizzat milletin en temel sorunu olarak 15 Temmuz 2016 yılına kadar kendisini fazlasıyla hissettirmiştir. Pek çok siyasi parti ve siyaset insanı bu geleneğin acısını çekmiştir. Ama ne olursa olsun siyasi tarihin bize anlattıkları yanında kuruluş ve gelişmesine bakıldığı zaman darbelerin evvela yok etmek istediği siyasi oluşumun Milliyetçi Hareket Partisi olduğu söylenebilir. Cumhuriyetin kurulmasıyla beliren ve farklı fikirlerin temsil edildiği gruplardan oluşan siyasi yapı, fraksiyonlar halinde tek bir siyasi partiye taşınarak devam etmiş ve farklı zamanlardaki denemelere rağmen çok partili hayata uzun süre geçilememiştir. 1945 yılında ise mecliste toprak reformu görüşmelerinde sonradan “Dörtlü Takrir” olarak isimlendirilecek olan ve Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan tarafından verilen önergedeki anlaşmazlık neticesinde bu isimlerin CHP’den kopuş süreciyle çok partili hayata geçilmiştir. Ancak burada genellikle üzerinde durulan Demokrat Partinin kurulması ve 1950 yılındaki iktidarıdır. Öte taraftan göz ardı edilen ve çok da değinilmeyen bir diğer siyasi parti ise 1948 yılında Demokrat Parti içerinden çıkan Millet Partisi’dir. Demokrat Parti’nin CHP’ye muhalefeti yetersiz bulan Fevzi Çakmak ve Osman Bölükbaşı başta olmak üzere dönemin pek çok siyaset adamının bulunduğu Millet Partisi, daha sonra farklı zamanlarda Türk siyasetinde kullanılacak olan “üçüncü yol” ifadesinin esas sahibidir. Parti hem despotizm temelli vesayet merkezi CHP ve merkez konumdaki Demokrat Parti’nin karşısında yer almıştır. Bu parti akabinde kapanmış ve sonrasında Cumhuriyetçi Millet Partisine dönüşmüş, ardından ise Köylü Parti ile birleşip Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi halini almıştır. CKMP ise 8-9 Şubat 1969 tarihinde Adana’da gerçekleştirilen kongrede Milliyetçi Hareket Partisi adını almıştır. 1948 yılında Millet Parti ile başlayan sürecin 1969 yılında Milliyetçi Hareket Partisi ile sonuçlanması iki zıt kutup arasında adeta bir ‘tahterevalli siyaseti ’ne dönen Türk siyaset hayatında millet iradesinin gerçek temsilcisi olarak Milliyetçi Hareket Partisinin konumlanmasına sebebiyet vermiştir. Bu durum, bir bakıma vesayet veya seçkinci çevreler tarafından çaresizliğe veya seçeneksizliğe mahkûm edilmek istenen aziz milletimizin bu zorba ve despot cendereden çıkarılmasıdır. Bu sebepledir ki özellikle darbe başta olmak üzere sivil veya askeri vesayet müptelası her girişim öncelikle Milliyetçi Hareket Partisi’ni ve Türk Milliyetçilerini hedef almıştır. Darbe Kıskacında Milli Siyaset: MHP ve Vesayetle Kavga Özellikle 12 Eylül 1980 darbesine giden süreç incelendiğinde yukarıda bahsedilen içinde milletin olmadığı siyasi rant ve pazarlıklar merkezinde yürüyen çatışmadan bunalan vatandaşın bir çare olarak Milliyetçi Hareket Partisi’ni ve ülkücü kadroları görmesi Türkiye üzerinden elini asla çekmeyen ve her şart altında müdahil olan emperyalist çevreleri rahatsız etmiştir. Bu durumun en somut göstergesi ise 1969’da kurulmasıyla birlikte 1973 seçimleri ve darbe öncesi
Türk Devlet Geleneği: Tarihi Süreklilikten Modern Devlete

Türk devlet geleneği geçmişten günümüze farklı dönemlerde farklı yönetim biçimleri ile var olagelmiştir. Türk siyasal hayatında Türklerin varlıklarını her zaman devlet kurarak sürdürmüş olmaları devletin diğer toplumlara kıyasla Türklerde daha önemli bir konumda olduğunu göstermektedir. İlk Türk devleti olarak bilinen Hunlar ve sonrasında farklı coğrafyalarda kurulan Türk devletleri, devrin ve koşulların gerekliliklerine göre bazı farklılıklara sahip olsalar da bu devletlerde benzer özellikler ve benzer telakkiler de vücut bulmuştur. Oğuz Kağan efsanesi ve Orhun Yazıtları’nda da açıkça görülmektedir ki devlet Kağan’a Tanrı’nın bir hediyesidir ve Tanrı Kağan’ı düzeni kurmakla görevlendirmiştir. Türk siyasi tarihi İslamiyet öncesi ve sonrası olarak değerlendirilse de din ile devlet ilişkisi Hunlardan itibaren toplumsal alanın önemli bir bileşeni olmuş ve devletin mevcudiyetini bu şekilde daha görünür hale geldiği alan uzmanları tarafından pek çok çalışmada ortaya konulmuştur. Ayrıca, toplumsal varoluş da devlete bağlandığından ve devletsiz toplumun da var olamayacağı anlayışından dolayı ‘fetret dönemleri’ Türk milletinin varlığını ortada kaldırmaya dönük tehlikeli devirler olarak görülmüştür. Bu minvalde devlet hem toplumun hem de bireyin üzerinde olduğundan devletin menfaati, çıkarları her şeyin ve herkesin üzerindedir anlayışı hâkim anlayış olarak ortaya çıkmaktadır. Türk Tipi Kontrol/Denge Mekanizması: Töre ve Kağan Denklemi Türk devlet sisteminde gücün kaynağı çerçevesinde değerlendirildiğinde Kağan her ne kadar gücünü Tanrı’dan alsa da bu gücün sonsuz yetki barındırmadığı görülmektedir. Devletin kendi varlığını devam ettirmesi de bazı kurallara tabi tutulduğundan Kağan’ın bu kurallara yani ‘töre’ye uyması beklenmektedir. Bu bahsi geçen töre, geçmişten gelerek geleceğe yön veren bir olgu olarak ifade edilebilir. Ayrıca devletin ve yönetenin gücünü sınırlayan ve meşruiyetine ölçü olan töre anlayışı, Türk devlet geleneğinde hukuka bağlılık şuurunun ruhunu oluşturmaktadır. Türk devlet geleneğinde töreye yani kurallara göre en önemli değerin, adalet olduğu düşünüldüğünden devletin temeli olarak da kabul edilmektedir. Ayrıca Ömer Lütfi Barkan’ın da belirttiği gibi İslamiyet öncesi Türk Toplumu göçebe olarak tanımlansa da bu yaşam tarzına mahkûm olmayan, il gider töre kalır anlayışıyla yüksel kültür seviyesine ulaşan, devlet kurma ve harp tekniklerini geliştirme açısından oldukça başarılı olan bir toplum olma özelliğini taşımaktadır. İslamiyet sonrası olarak adlandırılan dönemde de Türklerde devletin önemi devam etmiş ve bu önemi açıklamak için devlet ‘muteber nesne’ olarak adlandırılmıştır. İslam öncesi devlet meşruiyetini sağlayan temeller İslami ilkeler ile etkileşime girmiş ve mevcutla uyumlu hale getirilmeye çalışılmıştır. Türk devlet anlayışı ve düzeni salt şer’i düzenden farklı, yeni bir düzen olarak ortaya çıkmıştır. İslamiyet öncesi Kağan’ın Tanrı tarafından görevlendirildiği anlayışı İslamiyet sonrası da devam etmiştir. İslamiyet sonrasında hükümdarın kullandığı yetkiyi Allah adına kullandığı, hükümdarın ilahi yolu temsil ettiği ve hükümdara bağlılığın da Allah yolunda bir dava olduğu düşüncesi hâkim olmuştur. Türklerin İslamiyet’i kabulü ile birlikte hükümdarlar her ne kadar şer’i hükümleri kabul etseler de bu kanunlara uymayan ancak milli karaktere sahip yeni yorumlamalarla örfi uygulamaları da ortaya çıkarmışlardır. Bu örfi uygulamalardan en önemlisi İslam öncesi dönemde mutlak egemen Kağan anlayışının devam ettirilmesi şeriat hükümlerine aykırı olmasına rağmen İslam alimleri tarafından da kabul edilmiş ve devam ettirilmiştir. İbrahim Kafesoğlu bu tarz örfi uygulamalarla Türk-İslam geleneği Arap-İslam geleneğinden ayrı bir yolda ilerlediğini belirtmektedir. Fuad Köprülü’nün hukuki müesseselerin hangi safhalardan geçtiğini ve dıştan gelen hangi tesirlerin etkisine maruz kaldığını anlamak için kronolojik olarak incelemek gerektiği düşüncesi hem İslam öncesi hem de İslamiyet sonrası Türk devletlerinin bahsi geçen müesseselerin işleyişine vakıf olmak için oldukça önemli olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Osmanlı’da da devlet, bunu yöneten hükümdar, din, toplum ve birey de dahil olmak üzere her şeyin üstündedir. Bu yapının değişimi İslamiyet’ten ziyade Fransız İhtilalinin etkisi ile olmuştur. Fransız ihtilali devletin kaynağının sorgulanmasına neden olmuş ve bu da zamanla devlet yapısında bazı değişimlere yol açmıştır. Batılı devletlerin aksine Osmanlı’da devlet Tanrı tarafından oluşturulmuş ve yönetici de Tanrının temsilcisi konumuna getirilmiştir. Ancak Fransız ihtilalinin etkileri sonrasında imparatorluk zayıflamış, devlet zamanla bireysel hak ve özgürlüklere önem vermeye başlamış ve bunlar sonucunda toplumun devlet karşısında itibarı artmıştır. Yani geleneksel devlet yapısı değişmiş, hukuksal düzenlemeler hayata geçirilmiş, bürokrasi ve sivil toplum güçlendirilmiştir. Bu şekilde bir dönüşüm ile modern devlet yapısına evrilmenin başladığı söylenilebilir. Ancak burada Cumhuriyetin ilanı ile birlikte eskiden koparak tamamen yeni bir devlet ve yeni bir düzen kurulduğu algısı verilmeye çalışılsa da eskiden bu denli keskin bir kopuşun hem sistem hem de kurumlar açısından mümkün olmadığı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’nın bir devamı niteliği taşıdığı açıktır. Gelenekten Beslenen Modernite: Örften Yasaya Türk devletleri genel olarak merkeziyetçi bir devlet yapısına, güçlü bir liderliğe ve askeri güce önem vermiştir. Türk devlet geleneği de güçlü bir iktidar olgusu üzerine kurulmuştur. Bu geleneğin yansımalarını hem İslam öncesi ve sonrası dönemde hem de cumhuriyet sonrası dönemde görmek mümkündür. İslamiyetin kabulü her ne kadar eskiden bir kopuşu simgelese de törenin örfe evrilmesi ile eski ile bir sürekliliği de içinde barındırmaktadır. Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte Osmanlı’da da olan ‘aşkın devlet’ anlayışının varlığını sürdürdüğünü ancak zaman içerisinde el değiştirdiğini görmek mümkündür. Osmanlıdaki gibi güçlü bir devlet yapısı kurmak, gücün halkın elinde olması amaçlansa da uygulamada gücün iktidarın elinde kalmasını arzulayan bir bürokratik yapının geliştiğini görmek de mümkündür. Bu açıdan Ziya Gökalp’in devletin siyaset kurumunun bir aracı olduğu yönündeki kabulü gerçekliğini ispatlamaktadır. Osmanlıda şeri hukukun tamamen kabul edilmeyerek milli bir kimlikle tekrar yorumlanması ve örfi uygulamaların hayata geçirilmesi, cumhuriyetin ilanından sonra da devam etmiştir. Modern devlete geçiş döneminde ise bu sorumluluk bilinci, meşruiyetin zayıflaması ve devletin yıkılacağı korkusu ile birleşerek devleti halka daha çok yaklaştırmış ve toplumu devlet karşısında daha görünür ve itibarlı kılmıştır. Cumhuriyetin ilanı ile de amaçlanan bu olduğu düşünülebilir. Cumhuriyet toplumu, hem devlet karşısında daha görünür kılmayı hem de devlet karşısında gücünü arttırmayı amaçlamaktadır. Bu noktada millet iradesi cumhuriyetle birlikte yeni yönetim sisteminde vücut bulması arzulanmıştır. Ancak geçiş döneminin hem bölgesel hem de uluslararası boyutta getirdiği birtakım sıkıntıların üzerine eklenen ‘kurucu elit’ olarak nitelendirilebilecek bürokratik yapının ve çevresinin yukarıda da belirtilen gücü elinde tutma arzusu ile birlikte millet iradesinin hâkim olması istenilen modern devletin yönetim anlayışı uzunca bir dönem yeniden sekteye uğramıştır. Fakat yaşanılan bütün bu olumsuz gecikmeler Türk devlet anlayışının kadim hakimiyetini engelleyememiş ve millet iradesi her türlü hâkim unsur olarak ortaya çıkmıştır. Burada Türk devlet anlayışının millet iradesine dayanarak gelen geleneksel yapısı Türk Cihan Hakimiyeti ve Nizamı Alem idealini devlete ve millete yüklemektedir. Osman Turan ‘a göre Türk Cihan hakimiyeti düşüncesinin bir Türk ideali olarak yaşatılabilmesi Türklerin geçmiş, tecrübelerini, kahramanlıklarını, örf
Terörsüz Türkiye: Meseleye Hakikat Gözüyle Bakmak

Genel olarak bütün “Siyaset Bilimine Giriş” kitaplarının giriş kısmında “siyaset” teriminin tanımına bakıldığında üç aşağı beş yukarı şu cümlelerle karşılaşılmaktadır: Siyaset kelimesi Arapça’dan Türkçe’ye geçen bir kelime olup bu dilde “siyasa” şeklinde kullanılmaktadır. Sâsa kökünden (s-y-s kökünden) gelen siyâsa kelimesi yönetmek, eğitmek, yetiştirmek anlamına gelmektedir. Orijinal olarak bu kelime önce Bedevi toplumlarda hayvanların, özellikle de atların ve develerin terbiye edilmesi ve yetiştirilmesi için kullanılmış, atları tımar eden, yetiştiren, eğiten ve bakan kişiye de seyis adı verilmiştir. Siyaset kelimesi daha sonra şehirlerin ve insanların yönetimi anlamında kullanılmış ve bu bağlamda da insanları yönetme sanatını ifade etmiştir. Bu durumda siyaset, bir amaç veya prensip gereğince şehrin yönetilmesine ilişkin sanat anlamında değerlendirilmiştir. Siyaset kelimesinin eş anlamlısı olarak çokça tercih edilen “politika” kelimesi ise batı dillerinde kullanılmaktadır. İngilizcede “politics”, Fransızcada “politique”, İtalyancada “politica” olarak geçen politika sözcüğü, Antik Yunan’daki “polis”ten kök almıştır. Bu ise siyasi bir organizasyonun yönetilmesi yani genel olarak tüm vatandaşların, herkesi ilgilendiren kararların alınmasına ve akabinde de icra edilmesine katılması olarak anlaşılmaktadır. Anlam haritası yukarıda kısaca belirtilen “siyaset”in, kelime anlamının dışında, pratik karşılığına bakılacak olursa; birbirinden farklı ve rakip değer ve görüşlerin uzlaştırılmaya çalışıldığı, herhangi bir çatışma olasılığının önlendiği bir süreç olarak ifade edilmesi mümkündür. Uzlaşı ve çatışma boyutuyla ele alınan tanımların genel olarak oldukça fazla olduğu görülmekle birlikte “toplumun tümünü ilgilendiren ilişkileri son aşamada meşru bir güce dayanarak düzenleyen eylemler bütünü” olarak ifade edildiğini söylenebilir. Bu genel bilgiler etrafında siyaset, bir sorunu yani çatışmayı çözmeyi, bu çözüm için uzlaşıyı geliştirmeyi ve en nihayetinde bir de devlet gücünü dengeli boyutta kullanmayı gerektiren bir süreçtir. Bu bilimsel çerçeve doğrultusunda MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin siyaset tanımında; “Siyaset, aklın ve ahlakın rehberliğinde, hayatın ve hadiselerin önünü kapatan sis bulutlarının dağıtılması, bunun yanı sıra konjonktürel sorunların sürüklediği çıkmaz sokaklardan çıkabilme başarı ve becerisidir” bağlamının oldukça yerinde olduğu ifade edilmelidir. Bu tanım, içinde binlerce yıllık Türk-İslam devlet geleneğini ve medeniyetini barındıran pek çok siyaset tarifinin ortak noktası olan ‘siyasetin adalet, fazilet ve en nihayetinde ahlak ile bütünleşmesi’ni ortaya koymaktadır. Siyaset kurumunun pek çok aktörü olmakla birlikte, birbirinden farklı düşünceleri ve bu düşünce etrafında ortaya konulan pratikleri ile bu sunuşu vatandaşa kabul ettirmeye çalışan siyasi partiler en temel aktör olarak değerlendirilmektedir. Kaldı ki işin bir diğer boyutu olan meşruiyet kazanma ve “iktidar olma” arzusu, siyasi partileri demokratik sistemde bir rekabet zeminine taşımaktadır. Bu rekabetin ölçüsü ve şiddeti ise devletin ortak paydası olan temel değerler çerçevesini aşmamalıdır. Öyle ise temel olarak siyasi partiler her ne kadar farklı düşünseler ve farklı pratik çözümler üretseler de ülkenin tamamını ilgilendiren her konuda bir araya gelebilmeli ve bu uzlaşının da mücadelesini verebilmelidirler. Bunun siyaset pratiğindeki en somut örneği yine MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin siyaset anlayışını ortaya koyduğu “Önce ülkem ve milletim sonra partim ve ben” ifadesinde görülmektedir. Bu değerlendirmeler ışığında, 1 Ekim 2024 tarihinde Sayın Devlet Bahçeli’nin bir siyasi sorumluluk alarak başlattığı ve izleyen süreçte bir devlet projesi halini alan “Terörsüz Türkiye Meselesi” önem arz eden bir gelişme olmuştur. Bu nokta, siyasi aktörler nazarında; bir tarafta devletin varlığı diğer tarafta milletin kabulü öte yanda ise siyasi tarafların uzlaşısını barındıran ve toplumsal uzlaşıyı sağlamak adına sorumlu siyaset anlayışıyla hareket etmek durumunda oldukları bir süreç olarak görülmelidir. Bu yazı belirtilen temel noktalar açısından 1 Ekim tarihinden bugüne Türk siyaset kurumunda vatandaş nezdinde iktidar mücadelesi veren siyasi partilerin ya da siyaset profillerinin bu temel meseleye bakışlarını değerlendirmek adına kaleme alınmıştır. Ayrıca, meselenin öneminin günübirlik siyasi konulardan ya da ortalama herkesin fikir beyanında bulunduğu ve meseleye genel geçer hamaset nutuklarıyla katıldığı bir konu olmadığı ve söz konusu sürecin değerlendirilmesinde her şeyden önce ciddi bir bilgiye sahip olma gerçeğinin açıklığı bilinmelidir. Öyle ise her şeyden önce söz konusu Terörsüz Türkiye Süreci değerlendirilirken, bu değerlendirmeyi yapan bireylerin kim olduğu, konuya ne kadar hâkim olduğu, siyaset kurumundaki varlığını nasıl elde ettiği ve hangi yönde devam ettirdiği gibi temel pek çok boyut meseleyi merak edenler tarafından gözlenmelidir. Müşfik elin öyküsü… Öncelikle süreci tarih tarih değerlendirecek olursak; 1 Ekim 2024-Devlet Bahçeli’nin tarihi el uzatması Lider Devlet Bahçeli bu durumu 8 Ekim’de grup toplantısında; ”Uzattığım el, milli birlik ve kardeşliğimizin mesajıdır. Uzattığım el, İlk Meclis’in ve Sayın Cumhurbaşkanımızın isabetli sözlerinin meşale gibi yanan aydınlığıdır. Uzattığım el, gelin Türkiye partisi olun, gelin teröre cephe alın, gelin bin yıllık kardeşliğimizde kenetlenenin temenni ve teklifidir. Biz, gelişigüzel, keyfe keder, can sıkıntısından, anlık dürtülerle, dümenden ve düzenden el uzatmayız. Biz durduk yere el vermeyiz, öylesine yerimizden kalkıp da el sıkmanın merakına tevessül ve teşebbüs etmeyiz. DEM’e evvela düşen sorumluluk, uzanan bu samimi elin kıymet hükmünü anlaması, dahası Türkiye partisi olması yönünde bir eşik olarak algılayıp değerlendirmesidir. Türk ve Türkiye Yüzyılında sıfırlanmış terör ve bölücülük melanetinden sonra, aşımızı beraber taşıralım, işimizi birlikte artıralım, huzur ve güvenliğimizi el ele çoğaltalım, nitekim dünya genelinde Türkiye Cumhuriyeti’nin yer yüzü cenneti olmasını sağlayalım” şeklinde gayet açık olarak ortaya koymuştur. Söz konusu ifadede de görüldüğü üzere mesele tamamen günlük siyasi çıkarların ve hesapların tümüyle dışında, tamamen Türk ve Türkiye Yüzyılının inşasını mesele edinen ulvi bir siyasi hedef için gerçekleştirilen net bir eylemdir. Lider Devlet Bahçeli’nin sorumlu siyaset anlayışıyla başlattığı süreç her türlü dezenformasyona rağmen Cumhurbaşkanı tarafından da kabul görmüştür. Sayın Cumhurbaşkanının 10 Nisan 2025 tarihinde İmralı heyetini kabulü ile sürecin bir devlet politikası halini aldığı söylenebilir. Bu durumun devlet politikasına dönüşüp kısa sürede toplumsal kabul gördüğüne dair en somut gösterge ise “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”naTBMM’de temsil edilen biri hariç bütün partilerin üye sunmasıdır. Yani temsili demokraside tüm toplumu karşılayan meclisin tamamı bu meselenin çözüme kavuşması için kurulan komisyona üye vermiştir. Öyle ise önemli bir diğer tarih de 18 Mayıs 2025’te yine Lider Devlet Bahçeli’nin teklifiyle mayası atılan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun kurulmasıdır. Görüldüğü üzere, Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu oldukça kurumsal ve şeffaf bir zeminde oluşmuştur ki gerek 5 Ağustos 2025 gerekse de 8 Ağustos 2025’teki birinci ve ikinci toplantılarda bu açık bir şekilde ortaya konmuştur. Bunların dışında, PKK’ya silah bırakma çağrısı, akabinde bu çağrının gereğinin yapılması, hatta silah bırakma aşamasının siyaset psikolojisi bakımından silahların yakılması gibi oldukça güçlü bir motif eşliğinde icra edilmesi gibi bir dizi dönemecin bulunduğu sürecin oldukça ciddi ve hassas bir şekilde yürütüldüğü görülmektedir. Şimdi, ismiyle müsemma Milli Dayanışma,
Bir CHP Anatomisi: Yalandan Muhalefet Vesayeten Siyaset

Türkiye, emperyalist güçlerin kurgulamak istediği dünya düzenine hem zihinsel hem de stratejik düzeyde somut siyasi hamlelerle karşı koyan önemli bir mücadele kutbudur. Özellikle son yüzyılda, yok olma noktasına gelen bir milletin Anadolu’da yeniden örgütlenerek verdiği büyük mücadele, Türk devletinin varlığını korumasını ve yeni bir yönetim anlayışıyla güçlenerek mevcudiyetini ilan etmesini sağlamıştır. Türkiye’nin üstlendiği bu tarihi sorumluluk, yalnızca kendi kaderini değil, dünya tarihinin akışını da değiştirmiştir. Emperyalist güçlerin kurduğu düzen sarsılmış, onların boyunduruğu altındaki pek çok ülke de bu sisteme karşı yeni arayışlara yönelmiştir. Bu süreçte Türkiye, emperyalist sistemin dışında kalan geniş kesimlerin de doğal bir hamisi ve ilham kaynağı olmuştur. Emperyalist anlayışla planlanan, bölünen ve bu süreçte kendi aralarında çıkar çatışmalarına da sahne olan küresel güçler, dünyanın büyük bir bölümünü istedikleri şekilde şekillendirme, kaynaklarını ve pazarlarını paylaşma hedefindedir. Bu düzenin sürdürülebilmesi için Türkiye’nin kontrol altına alınması veya zayıflatılması gerektiği bilinmektedir. Bu nedenle, Türkiye üzerinde her dönemde çeşitli dış müdahaleler gerçekleşmiş ve ülkede kaotik ortamların oluşmasına zemin hazırlanmıştır. Yaşanan her olayın farklı boyutları ve cepheleri bulunmakla birlikte, bazen siyasal manipülasyon amacıyla “dış güçler” söylemi tiye alınsa da bu müdahalelerin varlığı inkâr edilemez bir gerçektir. Asıl mesele, dışarıdaki güçlerin varlığından ziyade, onların içerideki uzantılarıdır. Çünkü bu küresel yapı, yüzyıllardır varlığını sürdürse de içeride kullanılan unsurlar ve yöntemler sürekli değişim göstermektedir. Bir Siyasi Oblomov Olarak CHP… Cumhuriyet’in ilanından sonra demokratik sistemin yerleşmesi ve siyasetin çok partili yapıya dönüşmesiyle birlikte, millet iradesinin kendisini yönetecek iktidarı belirleme imkânı doğmuştur. Bu dönüşüm, zaman zaman müdahalelerle kesintiye uğrasa daff Türk siyasi hayatında milletin iradesinin belirleyici olduğu bir yönetim anlayışının yerleşmesini sağlamıştır. Ancak bu durum, Türkiye üzerindeki kontrolü bırakmak istemeyen uluslararası emperyal çevrelerin ve onlardan güç alan askeri ve bürokratik yapıların farklı yöntemlere başvurmasına da zemin hazırlamıştır. Siyasi faaliyetler sonucu kazandıkları seçimlerle merkezi yönetimde iktidara gelen veya yerel yönetimlerde belediyeleri yöneten bazı kesimler, milletin beklentilerini karşılayamadıklarında, demokratik yollarla varlıklarını sürdürmek yerine farklı yöntemlere başvurmayı tercih etmişlerdir. Yıllar boyunca, halkın desteğini kaybeden unsurlar, siyasette alternatif yollarla güçlerini koruma çabası içinde olmuştur. İşte, bir asrı aşkın kurumsal geçmişe sahip olan CHP’nin mevcut durumu da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Elbette, Türk siyasi tarihinde yaşanan her olay detaylı biçimde ele alınabilir. Ancak bu yazıda, mevcut yapının temel zihniyetinin kökenlerini anlamak adına genel bir çerçeve çizilmeye çalışılmıştır. Son seçimlere bakıldığında, CHP’nin 2023 ve 2018 seçimlerinde, geçmişteki kritik dönemlerde de görüldüğü gibi, siyaset pratiğini kazanmak uğruna her yolu mübah gören bir anlayışa indirgediği görülmektedir. Bu süreçte, parti kuruluş felsefesi ve ilkeleri dahi göz ardı edilmiş, siyaset yalnızca matematiksel hesaplara dayalı bir stratejiye dönüştürülmüştür. “Otuz oradan, on buradan, şunların üçü, buradan da beş derken elli beşi bulduk, kazandık, geliyoruz” mantığıyla hareket eden CHP, vatandaşın taleplerini anlamak yerine, siyaseti kapalı kapılar ardında, sıcak koltuklardan kalkmadan yönlendirmeye çalışan jakoben bir tutum sergilemiştir. Oysa siyaset, aksiyon ve sahada gözlem gerektiren bir süreçtir. Ancak CHP, bu gerekliliği göz ardı ederek, siyasi söylemini yalan, retorik, iftira ve dedikodu ekseninde şekillendirmiştir. Bu anlayış, partiye gerçek sorunlar karşısında çözüm üretmek yerine, tepki vermeyi ve gürültü çıkarmayı “cumhuriyeti savunmak” adı altında yücelten yüzeysel bir politika anlayışı kazandırmıştır. Bu yaklaşımın temel dayanağı ise mevcut iktidara karşıtlık üzerine kuruludur. Nitekim, hem 2018 hem de 2023 seçimlerinde alınan sonuçlar, özellikle CHP tabanı başta olmak üzere muhalefet cephesindeki içler acısı durumu gözler önüne sermiştir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi öncesindeki seçimlerde de görülen başarısızlık, esasen vatandaşın merkezde olmadığı, temelsiz ve etkisiz bir siyaset anlayışının doğal bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Vesayet Zebanileri: TÜSİAD, Anayasa Mahkemesi ve Fondaş Medya Peki, tüm bu başarısızlıklara rağmen varlığını koruyan bu yapının dayandığı temel, millet iradesinin yansıması olan seçim sonuçları değilse nedir? İşte burada, mücadele edilmesi oldukça zor olan kökleşmiş askeri ve sivil bürokratik vesayet devreye girmektedir. CHP ve onun temsil ettiği zihniyet, tarih boyunca zorlu süreçlerde önünü açan ve kendisini ayakta tutan bu vesayet unsurlarına dayanmıştır. Bugün, TÜSİAD gibi yapıların siyasi bir taraf olarak kamuoyunu meşgul etmesi, bu durumun somut bir örneğidir. Sadece bununla sınırlı kalmayıp, aldığı tartışmalı kararlar ve bunları açıklama zamanlamasıyla siyasette belirleyici bir aktör gibi hareket eden Anayasa Mahkemesi de bu vesayet sisteminin en dikkat çeken unsurlarından biridir. Millet iradesini esas alarak iktidar olabilecek bir siyaset üretmekten uzak kalan CHP zihniyeti, varlığını büyük ölçüde bu ve benzeri yapılara borçludur. Bu konuyu daha derinlemesine ele aldığımızda, CHP’nin millet merkezli siyaset üretememesi nedeniyle içinde bulunduğu kısır döngü ile emperyal güçlerin Türkiye üzerindeki hâkimiyet arzusu karşılaştırıldığında, yaşanan gelişimlerin bir siyaset mühendisliği ürünü olduğu açıkça görülmektedir. Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin ardından, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin öncülüğünde kurulan Cumhur İttifakı ve sonrasında millet iradesiyle kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, Türkiye’nin hem bölgesel hem de iç siyasi meselelerde Ankara merkezli çözümler üretmesini sağlamıştır. Bu durum, küresel güçleri rahatsız etmiş ve onların müdahale alanlarını daraltmıştır. Bu çerçevede, CHP ve onun siyasi cephesi, kendilerine sunulan alanlarda hareket etmekten öteye geçememekte, hatta zaman zaman cüretkâr tavırlar sergilemektedir. Bunun en somut örneklerinden biri, son dönemde TÜSİAD’ın siyasete yönelik çıkışlarıdır. Geçmişten bugüne, TÜSİAD’ın siyaset mühendisliği yapmaya yönelik girişimleri incelendiğinde, bu çıkışların CHP ve onun temsil ettiği zihniyete alan açma çabalarının bir parçası olduğu açıkça görülmektedir. Tüm bu anlatılanların yanı sıra, CHP’nin vazgeçemediği askeri vesayet odaklarının yürüttüğü faaliyetleri de ayrıca ele almak gerekmektedir. Son dönemde yaşanan Kara Harp Okulu mezuniyet törenindeki yemin krizi, bu durumun en güncel örneklerinden biridir. Dahası, bu krizin hemen ardından TÜSİAD’ın, konu ile doğrudan bir ilgisi olmamasına rağmen meseleye müdahil olması ve yaşananları manipüle ederek kamuoyuna sunması, oldukça dikkat çekici bir gelişme olarak değerlendirilmelidir. Son olarak, fonlanan basın yayın kuruluşları ve mensuplarının da küresel emperyal güçlerin belirlediği siyaset mühendisliği çalışmalarında CHP ve yapısına sonsuz destekle var oldukları söylenilmelidir. Bu güruh her dönemde mevcudiyetlerini korur ve sözde “özgür basın/gazetecilik” kisvesi altında fonlandıkları merkezlerin siyasi çıkarları doğrultusunda manipülasyon yaparlar. Bu fonlanmanın hem yurtdışından hem de CHP’li belediyelerden olduğu görülmektedir. Son dönemde iletişim teknolojilerinin de gelişmesiyle bu yapı operasyonel bir güce de ulaşmıştır. Özellikle her fırsatta toplumsal hareketlilik oluşturma, vatandaşı hukuki zeminin dışında sokak hareketlerine teşvik etme suretiyle toplumsal kaos yaratma çabası sürekli başvurdukları bir yoldur. Gezi Parkı eylemleri en önemli örnekleri olarak değerlendirilebilir. CHP’li Belediyeler: Cüsseli, Havalı ama Perperişan Yerel yönetimler, CHP zihniyetinin nasıl bir anlayışa sahip olduğunu gözler önüne seren en önemli alanlardan biridir. Son yıllarda sıkça tartışılan
Harici Faktörler ve Dahili Tehditler Ekseninde Bir Türkiye Okuması ve Milliyetçi Hareket Partisi

Soğuk Savaş Sonrası Dönemden 21. Yüzyıla Türk Dış Politikası Soğuk Savaş döneminin sona ermesi ile Türkiye jeopolitiğinin çevresinde bir güç boşluğu oluşmuştur. Bu kapsamı Balkanlar, Kafkaslar, Türkistan coğrafyası ve Ortadoğu eksenlerinde müşahede edebilmek mümkündür. Türk dış politikasında bu dönemden itibaren 21. yüzyılın ilk çeyreğine uzanan dönemde geliştirilen ilişkiler bölgesel bağlamda Türkiye’nin etkin bir aktör olması sonucunu beraberinde getirmiştir. Yumuşak güç unsuru olarak TİKA, Yunus Emre Enstitüsü gibi örnekleri bu açıdan okumak gerekmektedir. Ayrıca bölgesel ve küresel ihtilaflarda ve çatışmalarda Türkiye’nin arabulucu rolü üstlenmesi, uluslararası politika açısından mühim bir boyut olarak görülmelidir. Dolayısıyla pek çok örnek Türkiye’nin, Ortadoğu’da, Kafkaslarda ve Balkanlarda bölgesel “hâkim güç” olduğunu teyit etmiştir. Türkiye bölgede tartışmasız en önemli güç odağı haline gelmiştir. Güncel bir konu olarak, Gazze’de yaşananlarda alınan konum, Dağlık Karabağ özelinde Kafkasya’daki gelişmelerde atılan politik adımlar, Balkanlarda yaşanan anlık gelişmeler ve son olarak İran cumhurbaşkanının ölümü gibi olaylarda çözüme yönelik net katkılar da bunu göstermektedir. Bu pozisyon alış tarihi bir yük olarak Türkiye’nin üzerine düşen temel görev olarak değerlendirilebilir. Lider Devlet Bahçeli de bu durumu son grup toplantısında; “madden ve fiziken çekildiğimiz topraklarda manen ve fikren sonuna kadar varız” şeklinde ifade ederek Türkiye’nin alması gereken konumu ve tutumu ortaya koymuştur. Tarihin bu ülkeye ve bu coğrafyaya yüklemiş olduğu vazife çerçevesinde bu açıklama dikkat çekici bir durum arz etmektedir. Gazze konusunun sadece İsrail-Filistin özelindeki bir çatışmadan ziyade küresel manada bir insani problem olduğu hususunda Türkiye’nin üstlenmiş olduğu rol hiçbir surette göz ardı edilmemelidir. Kaldı ki bu yöndeki hamleler gelinen aşamada pozitif sonuçlar ortaya çıkarmıştır. İspanya’nın, İrlanda’nın ve Norveç’in Filistin’i tanımaları bu noktada oldukça önemlidir. Bu tanınmaların genişlemesi gerekmektedir. Çünkü Gazze konusu, ifade edildiği üzere sadece İsrail-Filistin özelinde bir konu değildir. Bu mesele, birincisi, Ortadoğu jeopolitiği ile doğrudan bağlantılıdır. İkincisi ise yaşanan insani krize kayıtsız kalmak, yaşananları görmezden gelmek mümkün değildir. Dolayısıyla birçok ülkenin sessizliğini koruduğu bu meselede Türkiye’nin her fırsatta yaşanan insani krizi dile getirmesi bölgesel ve küresel çapta muhtelif tezahürleri etkilemektedir. Yine Ortadoğu özelinde İran Cumhurbaşkanı Reisi’nin bir helikopter kazası sonrasında yaşamını yitirmiş olması, öncesi ve sonrası ile kısa ve orta vadede bölgesel dinamikleri etkileyecek bir hadise olmuştur. Burada bir parantez açmak suretiyle, arama-kurtarma çalışmalarında Türkiye’nin katkıları bir diğer parametreyi teşkil etmiştir. 2024 yılında ABD’de gerçekleşecek olan seçimlere, Ortadoğu coğrafyasının geleceği açısından da bakılmalıdır. Çünkü 2001 yılından itibaren daha belirgin olmak üzere Ortadoğu’yu terör örgütleriyle dizayn etmeye çalışan ABD’ye karşı Ortadoğu’da yeni zeminler aranabilir. ABD’yi bu terör örgütleriyle olan ilişkileri ve bölgeyi dizayn çalışmalarının önünde durulmalıdır. Bu nedenlerden ötürü Türkiye’nin bölgesel ve küresel gelişmelerde alacağı konum ve gerçekleştireceği hamleler mühimdir ve hiçbirinin göz ardı edilmemesi elzem görülmektedir. Dâhili Tehditler ve Merdiven Altı Söylem Mekanizmaları Dış politikada bu denli girift bir süreç yaşanırken ve hassas bir zaman diliminden geçilirken, iç politikadaki bazı aktörlerin devlete yönelik hasmane tavırları müşahede edilmektedir. Özellikle sosyal medyanın bir araç olarak kullanılması suretiyle birtakım aktörleri savunma güdüsü üzerinden devlete ve hukuka karşı geliştirilen söylemler bu tavırların en belirginleri arasındadırlar. Demirtaş ve Kavala Davası üzerinden hukuka, sosyal medyada saldırı, bir ihanetin vücut bulmuş halidir. İlgili iletişim kanalları da ihanete zemin olmaktadır. Kamuoyunun bildiği üzere kaos ortamı oluşturan bir siyaset mühendisliği, Pensilvanya merkezli operasyonlar 2010’lu yıllardan itibaren FETÖ’nün temel maksatları arasındadır. Bu nedenlerden dolayıdır ki, ilgili hususlar yasal zeminde düzenlenmeli ve sosyal medya yasası daha da güçlendirilmelidir. Zira bu kadar açık ve net bir terör saldırısı olurken ülkenin ana muhalefet partisinin sözde demokrasi adına bu terör eylemlerine prim vermesi, üzerinde durulması gereken temel bir mesele halini almıştır. Diğer bir ifadeyle, CHP, terör örgütünün gayri meşru varlık ve eylemini merdiven altı bir demokrasi kılıfıyla pazarlama uğraşına girerek yine temiz ve dürüst siyaset ufkuna kara bir perde gibi gerilmiş vaziyettedir. Özellikle seçim sonuçlarıyla birlikte yeni bir iklim oluşturmaya çalışan CHP, teröre mesafe koy(a)madıkça, ilişkilerini net bir şekilde Türk milletinin yararına göre durdurmadıkça siyaset kurumunda varlığı her daim tartışılır olacaktır. CHP’nin yeni genel başkanı ve ekibinin nasıl bir yol haritası ile siyaset üreteceği bu bağlamda önemlidir. Çünkü Türkiye yıllardır bu terör eylemleriyle mücadele etmektedir. Burada CHP, siyaset zemininde terör eylemlerinden sözde demokrasi adına beslenme geleneğini ivedilikle bırakmalıdır. Yoksa bizzat kendisi de yasal çerçevede siyasi partilerin uyması gereken kanun maddelerini çiğnemiş olur ki bunun da sonu anayasal düzende bellidir. Bunun haricinde, siyasette normalleşme elbette siyaset kurumu için önemlidir. Ancak normalleşme adı altında terör uzantılarına milli hususlarda taviz vermek bir normalleşme değil en hafif tabirle gaflettir. Normalleşme diye tabir edilen ve literatürde ‘siyasi uzlaşı’ olarak bilinen durum siyaset kurumunun tarafları arasında olur. Terör bağlantılarını ve eylemlerini normalleştirmek adına teröristlerle olmaz. Ayrıca hem uzlaşı kültürünün geliştirilmesinden bahsedilip hem de siyaseti sosyal medya dedikodusu seviyesine çekmek ve gündem oluşturmaya çalışmak da birbirine tezat bir başka durumdur. Özgür Özel’in 2 Haziran’da Kayseri Pınarbaşı ilçesinde gerçekleştirilen seçimlerdeki tutum ve söylemleri bu duruma somut bir örnektir. Yine bunun yanında CHP ve Özgür Özel geçmiş CHP kodlarını hala atamayarak terör seviciliğine devam etmektedir. CHP’nin kronikleşmiş terör sevici kodları ile ilgili şöyle yüzeysel bir araştırmada bile karşımıza farklı zamanlarda pek çok örnek çıkmaktadır. 1991 seçimlerinde bu CHP’nin atası konumundaki Erdal İnönü’nün genel başkanlığındaki SHP de meclise PKK terör örgütünü taşıyan ilk partiydi. Yine bu örneği 1980 askeri darbesi öncesi gazete arşivlerine bakıldığında da çoğaltabiliriz, CHP ve o dönemin terör örgütleriyle ilişkisine yönelik bir manşetleri görebiliriz. Kaldı ki yukarıdaki örnekle devam edip bir siyasi öngörü ortaya koyulacak olursa, 1989 yerel seçimlerinde terör örgütüyle sıkı ilişkiler neticesinde pek çok yerde belediye başkanlığını kazanan SHP’nin içine teröristleri de alarak girdiği 1991 seçimlerinde aynı başarıyı gösteremediği bilinmektedir. Başta ‘siyasal katılım’ olmak üzere pek çok açıdan 1989 seçimlerini andıran son yerel seçime bakarak sanki bir iktidar elde etme yaygarası koparan CHP’nin gelecek ilk genel seçimlerinde de 1991 seçimleriyle karşılaşacağı düşünülmektedir. Bu tarihi geçmiş ortadayken CHP’nin, Türk siyasetinde terör unsurları hariç her zeminde ‘uzlaşı kültürü’nü geliştiren ve siyasetine ‘önce ülkem ve milletim sonra partim ve ben’ gözünden bakan Lider Devlet Bahçeli ve MHP ile boy ölçüşmesi en hafif tabiriyle had bilmezliktir. CHP bu çizgisiyle MHP ile uzlaşma hayali bile kurmamalıdır. Terörist Demirtaş ve vatan haini Kavala dosyalarında hem hukuken hem de aziz milletin vicdanında hüküm tecelli etmişken bunu tartışmaya açmak mı yumuşamadır veya teröristlerin belediye yönetmesini desteklemek mi yumuşamadır ya
MHP MYK Üyesi Doç. Dr. Turan Şener Gündemi Değerlendirdi

MHP MYK Üyesi Turan Şener BengüTürk TV’de Gündemi Değerlendirdi
MHP MYK Üyesi Dr. Turan Şener, MHP’nin Yerel Seçim Çalışmalarını Değerlendirdi

MHP MYK Üyesi Dr. Turan Şener, MHP’nin Yerel Seçim Çalışmalarını BengüTürk TV’de Değerlendirdi
Turan Şener BengüTürk TV’nin Yayın Konuğu Oldu

MHP Karaman Milletvekili Adayı Dr. Turan Şener, MHP Karaman Mitingi Öncesi BengüTürk Tv’nin yayın konuğu oldu.
BengüTürk TV’de İdil Beldek’in Sorularını Yanıtladı

MHP MYK Üyesi Dr. Turan Şener İdil Beldek’in Sorularını Yanıtladı