MHP ve Milli Ekonomi

Varlığını Büyük Türk Milleti’nin varlığına bağlayan bir siyasi organizasyonun ötesinde kendisini Türk Milleti’nin mevcudiyetinin teminatı olarak konumlandıran Milliyetçi Hareket Partisi’nin kurultayları her zaman başta Milliyetçi Ülkücü Hareket olmak üzere fert fert bütün bir ülke için önemli olmuştur. Türkiye’de demokrasinin oturmasıyla birlikte siyasette “üçüncü bir yol” olarak her zaman var olan ve Türk Milleti’ne her alanda alternatif politikalar üreten Milliyetçi Hareket Partisi, kurumsal düzen içerinde ülkenin geleceğine yönelik plan ve programını kurultaylarında kamuoyuna sunmuştur. Elli iki yıllık parti geçmişi incelendiğinde her kurultayın geleceğin Türkiye’sine sunulan hedeflerle dolu olduğu görülmektedir. Ayrıca önümüzdeki süreçte gerçekleşecek olan seçimlerde hazırlanan programların ana çerçeveleri de kurultaylarda kamuoyuyla paylaşılmaktadır. Milliyetçi Hareket Partisi, 13. Olağan Büyük Kurultayı’nı da tarihe not düşülecek bir ciddiyette gerçekleştirmiştir. Kongrede 15 Temmuz hain darbe girişiminin bir milat olarak Türkiye’de taşları yerinden oynatmasıyla millet vicdanında oluşan Cumhur İttifakı’na inancın tam bir şekilde ortaya konulmakta ayrıca özellikle son dönemde yaşanan pandemi süreciyle de birlikte pek çok alanda sinir uçlarına dokunulan Türkiye’nin meselelerinin tespiti ve çözümü noktasında öneriler getirilmektedir. 13. Olağan Büyük Kurultay’da Lider Devlet BAHÇELİ, Başkent Ankara’dan Türkiye’nin sınırlarının Türkiye olmadığı ilan etmiş ve önümüzdeki dönemde izlenecek yol haritasını oldukça detaylı bir şekilde kamuoyuyla paylaşmıştır. Kurultayda belirlenen 2023 ve ardından gelecek on yılların stratejik hedefleri beş başlık altında değerlendirilmiştir. Bu stratejik hedefler; 1. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin, tam ifadesiyle Türk Tipi Başkanlık Modeli’nin uygulamada oturtulması ilke, kural ve kurumlarıyla varlığının tesisi üzerine çalışmalar, 2. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin dokusuna uygun olan ve önünün açılması, daha doğru bir şekilde işleyişini gerçekleştirilmesinin sağlanması için; sivil, geniş katılımlı, herkesi kapsayan, bir anayasa değişikliğinin gerçekleştirilmesi, 3. Ülkenin iktisadi alt yapısına ve değerlerine uygun olan insan odaklı çalışan, üreten, yeni, yerli ve millî bir ekonomik sistemin inşası, 4. Cumhur İttifakı’nın varlığı içinde terörle tavizsiz mücadele ve terörün bitirilmesi Türk milletini bu şiddet ve dehşet sarmalından kurtarılması, 5. Başta ülkemizde olmak üzere bölgesel ve küresel boyutta barış, huzur, sükûnet ve istikrarın sağlanması amacıyla sürdürülecek olan diyalog tesisi şeklinde sayılmıştır. Belirlenen bu beş stratejik hedefin her biri ayrı ayrı detaylı bir şekilde değerlendirilecek olan konulardır. Ancak bu yazımızda son dönemde oldukça yoğun bir şekilde gündemi meşgul eden ekonomi boyutunun işlenmesi amaçlanmaktadır. Özellikle Kovid-19 salgınıyla küresel bir kriz olarak değerlendirilen ekonomik gidişata bir de ülkemiz üzerinde oynanan oyunlarda uygulanan ekonomik manipülasyonlar eklendiğinde ülke gündeminin ana konusu olarak kuşkusuz ekonomi görülmektedir. Ayrıca yine Milliyetçi Hareket Partisi üzerinde de sürekli olarak yaratılmak istenen mesnetsiz, aslı olmayan bir algı olan ekonomiyle ilgili bir planın olmadığı yalanını da ortaya koymak adına bu konunun önemli olduğu düşünülmektedir. Türkiye’nin 2023 Lider Ülke Türkiye hedefinin yanında 2053 ve 2071 hedeflerine de ülkenin taşınması için verilecek olan topyekûn bir mücadelenin olmazsa olmaz alanlarından birisinin ekonomi olduğu bilinmektedir ve ekonomide izlenmesi gereken yöntemler ana hatlarıyla ortaya konulmaktadır. Belirlenen yol haritasında ekonominin sadece ekonominden ibaret olmadığı gerçeğinden hareket edilmekte, aynı zamanda ekonominin, “demokrasi, adalet, ahlak, güven, güvenlik, eşitlik, hakkaniyet, özgürlük ve en nihayetinde paylaşım” gibi temel değerlerinde de taşıyıcısı olduğu ortaya konulmaktadır. Çağdaş dünyada var olmanın en temel şartının ekonomik olarak bağımsız olmaktan ve güçlü ticari ilişkilerden geçtiği gerçeğinden hareket edilmektedir. Milliyetçi Hareket Partisi, serbest piyasa mantığını kabullenmektedir. Ancak insanı merkeze alan bir ekonomi politik ortaya koymakta ve Türkiye’de aç ve açıkta hiçbir bireyin kalmayacağı bir ekonomik düzen hedeflemektedir. Bu temel hedefin adil bir gelir dağılımıyla ve ihtiyaç sahiplerine kesintisiz sunulması gereken sosyal yardımlarla gerçekleşeceği bilinmektedir. Temel olarak Türk Devlet geleneğinde de ekonomik düzen incelendiğinde bu felsefeyi görmek hiç zor olmayacaktır. Lonca ve Ahi teşkilatlanması başta olmak üzere Türk Devlet anlayışında piyasaya hâkim olan yapıların devlet kontrolünde insan merkezli bir anlayışla hareket ettiği görülmektedir. Uygun bir para ve maliye politikasıyla mutlak surette gelirden alınan pay herkes için adil bir şekilde dengelenmek istenmektedir. Bu durum “çok yiyenle hiç yemeyen, çok kazananla ancak karnını doyuran arasındaki çelişki” şeklinde ifade edilmiştir. Bu konuda düzenlemeler için mali disiplin ve tasarruf tedbirlerinin mutlaka üzerinde durulması gerektiği belirtilmektedir. Bu noktada fiyat istikrarının sağlanması özellikle düşük ve orta kesimin satın alma gücünü koruyacak ve gelir dağılımını düzelmesine yardımcı olacaktır. Bununla birlikte maliye politikası, yine düşük ve orta gelirli kesimin girişimciliğini destekleyerek, onları üretim sürecinin içerisine dâhil edecek bir şekilde tasarlanması da gelir dağılımında eşitlik problemini çözebilecek en etkin yollardan biri olarak görülmektedir. İşsizlikle mücadele ve Türkiye’de ısrarla tartışılan ve faiz üzerinden ülkenin sırtından para kazanan küçük zümrelerin mutlu olmadığı düşük faiz politikasında hükümetin desteklendiği ifade edilmektedir. Ayrıca bunların yanında fiyat istikrarının da mutlaka sağlanması gerektiği ve enflasyonla mücadele üzerinde durulmaktadır. Nitekim enflasyonla etkin mücadelede uygun para ve maliye politikaları ile sağlanan fiyat istikrarı ve kamu kesiminde yapılan tasarruf, devletin borçlanma ihtiyacını da azaltacaktır. Hem düşük enflasyon hem de düşük kamu borçlanması faizleri de makul bir düzeye indirecektir. Türk Milleti en zorlu döneminde Kurtuluş Savaşı’nda dünya da emsali görülmemiş bir uygulama olan Tekalif-i Milliye kararlarını kabul etmiştir. Bu bilinçle kazanılan bir savaştan kısa bir zaman sonra millet, uçak üretebilecek kadar ekonomik olarak ne yapması gerektiğini bilmektedir. Üretimin önemi millet tarafından özümsenmiştir. Kaldı ki İzmir İktisat Kongresi’nde de bu anlayış ortaya konulmuştur. Milliyetçi Hareket Partisi’nin ortaya koyduğu ekonomik düzen de bu gerçeklerden hareketle “yerli, millî ve üreten bir ekonomik sistem” olarak ifade edilmekte ve “askerî, diplomatik ve siyasi muvaffakiyetlerimizi ekonomik gelişmelerle taçlandırmak hem istiklalimizi, hem de istikbalimizi güvenceye kavuşturacaktır.” cümlesiyle de durumun ciddiyeti ortaya konulmaktadır. Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet BAHÇELİ tarafından küresel boyutta yaşanan sıkıntılar açık bir şekilde ortaya konulmaktadır. Bu durum kısaca belirtilecek olursa Kovid-19 salgını ile birlikte 2020 yılında küresel ekonomi yüzde 3,5 oranında küçülmüştür. Ayrıca küresel ticaret yüzde 10 daralmış ve uluslararası yatırımlarda yüzde 42 düşüş yaşanmıştır. Bu durum küresel boyutta en güçlü ekonomileri bile derinden sarsmıştır. Buna dayanarak küresel borç miktarı 280 trilyon doların üstündedir. Pek çok ekonomist bu durumu 1929 Ekonomik Buhranının bile üstünde olarak ifade etmektedirler. Bütün bu olumsuz şartlara rağmen Türkiye, 2020 yılında yüzde 1,8 oranında büyümüş ve G-20 ülkeleri arasında ekonomisi büyüyen iki ülkeden birisi olmuştur. Bu veriler hem küresel ölçekte ekonomik buhranı ortaya koymakta hem de esasen Türkiye’nin böyle bir durumda bile ne denli direnç gösterdiğini somut olarak ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca bunların daha da üzerinde bir durum vardır ki, o da Türkiye’nin belki de en temel mücadele etmesi gereken meselesidir. Türkiye’ye
Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Safsatası

Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmesinin üzerinden yaklaşık olarak üç yıl geçmiştir. Sistem değişikliği henüz kanunlaşma aşamasındayken bile CHP’nin başını çektiği “hayırcı” güruh, sanki bir “rejim değişikliği” varmış gibi algı operasyonu yapmış ve kamuoyunda, akıl ve vicdanla bağdaşmayacak üslup ve ithamlarla bir kampanya yürütmüşlerdir. Her şeyden önce, yapılan bu değişikliğin rejim değişikliğiyle herhangi bir ilgisi yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’nin rejimi, 29 Ekim 1923’de belirlenmiştir ve bu rejimin adı cumhuriyettir. Cumhuriyet rejimini; Türk Milleti kanla, vicdanla, irfanla ve cumhuriyetin ilanından önce de uzun yıllar boyunca oluşan bir müktesebatla elde etmiştir. Türk Milliyetçileri; bu rejimin kuruluşunda olduğu gibi koruyuculuğunda da tavizsiz bir şekilde, vazgeçilmez bir yeminle mücadele etmişlerdir ve edeceklerdir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin kanunlaştırılmasında etkin bir şekilde rol oynayan MHP, ilgili değişikliği TBMM’ de onaylamış ve Türk Milleti’nin önüne getirmiştir. MHP, daha önceki pek çok konuda olduğu gibi burada da çözüm odaklı olmuş ve milletin yanında yer aldığı siyaset anlayışından ödün vermeyerek ilgili kararı Türk Milletinin iradesine sunmuştur. Ana muhalefet ve ”dostları” ise sürekli olarak sistem değişikliğini dillendirerek Türk Milletinin iradesine saygı göstermemektedir. Bu durum, esasen CHP’nin geçmişten gelen “milli irade hazımsızlığının tezahürü” şeklinde yorumlanabilir. Şu unutulmamalıdır ki millet iradesi asla yok sayılamaz. “Millet iradesine rağmen siyaset” düşünülemez. Bunu düşünenler, alışkın oldukları vesayet anlayışını yeniden arzu etseler de su asla tersine akmayacaktır. Türk Milleti; her türlü vesayete karşı olduğunu, bu ülkede kendisinden daha büyük bir gücün olmadığını, 15 Temmuzda bir kez daha göstermiştir. Ayrıca Hangi “dostlarla” yürünürse yürünsün, hangi uluslararası yapılanmalarla ilişki kurulursa kurulsun, ”okyanus ötesinden” ne kadar destek alınırsa alınsın, Türk Milletinin iradesi yok sayılamayacak ve yine Türk Milleti kazanacaktır. Milletin iradesiyle kabul edilen ve yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişi değerlendirilirken bu zamana kadar yaşanan sistem krizlerinin iyi irdelenmesi gerekmektedir; çünkü siyasetin bu kriz dönemlerinin acısını her zaman millet yaşamıştır ve bu dönemlerin faturası her zaman millete çıkmıştır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine Giden Yol ve MHP Siyasetin en önemli konularından biri olan uzlaşı, yıllarca siyaset yaşamımızda görülmemiştir. Bir türlü yerleşemeyen “uzlaşı kültürü” Türk siyasetindeki en temel sorun olmuştur. MHP, kuruluş felsefesinden aldığı güçle; kriz dönemlerinde çözüm odaklı bir anlayış sergilemiş, her zaman millet iradesinden yanında yer almıştır. MHP; en kaotik dönemlerde bile kurumsal siyasi hesaplardan öte milli bir görevle, siyasette uzlaşıya ve Türk Milleti için çözüme odaklanan bir anlayışla, sorumluluğunu yerine getirmiştir. Araya giren askeri vesayet dönemleri bir kenara bırakırsak Türkiye’deki sivil demokrasinin işlediği dönemlerde yaşanan siyasi krizleri ve Türkiye’nin 1970’ler ve 1990’lardaki siyasi atmosferini hatırlatmakta fayda vardır. Bu dönemleri; aylarla ölçülen iktidarlar, sürekli yaşanan iktidar boşlukları zoraki uğraşılarla kurulan koalisyonlar, siyasette en gayri ahlaki olaylardan olduğu düşünülen milletvekili transferleri, sonuçlanmayan Cumhurbaşkanlığı seçimleri, millet iradesini hiçe sayan bürokratik vesayet hamleleri ve en nihayetinde -ne acıdır ki- “kutuplaşmış ve inattan öteye gitmeyen, millet iradesini bir kenara bırakan, çözümsüz bir siyasi atmosfer” şeklinde özetlemek mümkündür. MHP; yaşanan bu siyasi atmosferde siyasetini, “Ankara merkezli” bir siyasi zeminde “Türk Milleti’nden yana” belirlemiştir. Bu, en doğal Türk Milliyetçiliği ve MHP refleksidir. Bu “Milliyetçi Refleks”, 1970’lerdeki Milliyetçi Cephe hükümetlerinde, bazı hükümet oluşumlarına dışarıdan verilen destekte, yeniden toparlanan sivil siyaset ve siyasi yasakların millet iradesiyle kaldırılmasıyla girilen 1991 seçimlerinin hemen ertesinde oluşan hükümete verilen destekte, Alparslan TÜRKEŞ’in liderliğinde MHP’nin izlediği siyasette, açıkça görülmektedir. 1999 seçim sonuçlarındaki millet iradesine saygı ve seçime götüren atmosfer incelendiğinde kurulan hükümet tercihinde, millet iradesi ve siyasi uzlaşma kültürünün tesisinde, yine MHP’nin çabası görülmektedir. Burada temel amaç, yaşanılan siyasi krizden ülkenin bir an evvel kurtarılma arzusudur. Yine 1999 seçimleri sonucunda kurulmuş olan 57. Cumhuriyet Hükümetinde MHP’nin siyasi uzlaşı tesisinde üstlendiği rol, görülmeye değerdir. MHP bu dönemde, her türlü siyasi gelecek kaygısını bir kenara bırakıp yılların birikimi ile oluşan ekonomik krizden kurtuluşun tesisinde ve belki de ülkenin yaşadığı en büyük felaketlerden biri olan Marmara depreminde, millet iradesinden yana olmuştur. Yine bu dönemde üretilen çözüm odaklı politikaların ülke ve millet adına ne kadar büyük hamleler olduğu ise apaçık ortadadır. 2002’de millet iradesini hiçe sayarak “siyaset mühendisliği ile yeni bir hükümet kurma” çalışmasına karşı yine millet iradesine başvurarak yol haritası belirlemek, Devlet BAHÇELİ liderliğindeki MHP’nin Türk siyasetinde oturduğu zeminin millet iradesinin ta kendisi olduğunu göstermektedir. MHP, 2007 yılında yaşanan Cumhurbaşkanlığı seçim krizinde aynı çizgiden şaşmamış ve milletin kendisine verdiği sorumluluktan ödün vermeden millet iradesini meclise taşıyarak yeni bir vesayet krizini önlemiş, millet iradesinden yana tavır almıştır. Kaldı ki 2007’de yaşanan bu kriz, belki de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine giden yolda en önemli vakıa olarak nitelendirilebilir. Bundan sonra yaşanan süreçte millet iradesinden sapmadan milletten yana olan, milletin teveccühü ile oluşan bir kazanımdır Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi. Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Eleştirileri ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişte ortaya çıkan ve kısaca özetlenen bu siyasi yapıya karşı; milletin iradesiyle, milletin takdiriyle geçilmiş olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde ısrar edilmesinin gerekliliği apaçık ortadadır. Peki, Ana Muhalefet ve “dostlarının” dillendirdikleri Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem nedir? Bu sistemle ne amaçlanmaktadır? Bu sorulara cevap aranmalıdır. Öncelikle sürekli dillendirilen “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” ile milletin kendi iradesi olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçileceği söylemi, milletin kendi iradesine saygısızlık olarak yorumlanabilir. Bu süreçte söz konusu referandum sonuçları nasıl göz ardı edilebilir. Belki de konunun daha en başında olayı bu zemine çekmek, muhalefetin alışkın olduğu ve siyasi kazanım elde etmek maksadıyla yürüttüğü millete rağmen siyasetin bizzat kendisidir. Sistemle ilgili olarak sürekli eleştirilen “kutuplaşma” söylemi, bizzat muhalefet tarafından gerçekleştirilmektedir. Muhalefetin dillendirdiği diğer bir nokta “otoriterlik” eleştirisidir. Bu durumda Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nden önceki “bir partinin tek başına iktidarı” ile sonuçlanan siyasi ortamı nasıl değerlendirmek gerekmektedir? Kaldı ki sandığa yansıyan bir iradenin tecellisi, bir sonraki dönemde yine sandıkla neticelenecektir. Sandığın olduğu bir sistemde bahsi geçen “otoriterlik” istenilmeyen boyutlara ulaşırsa millet tarafından görülmeyecek midir? Bu, millet iradesine güvenmemek değil midir? Savaş yöneten bir “Gazi Meclise” sahip Türkiye ve Türk Milleti, kendi yönetim hakkını başka bir kimseye vermeyecek kadar demokratik anlayışa sahiptir ve siyasi zemin bu noktada oturmuş durumdadır. Türk Milleti, bu en önemli yaşam hakkını kimseye vermemiştir ve vermeyecektir. Üzerinde ısrarla durulan bir diğer mesele, Cumhurbaşkanlığının tarafsızlığı ve yetkilerinin sınırıdır. Bu konu üzerinde tartışırken yine siyasi maziye bakılabilir. Öncelikle şunu belirtmekte yarar olduğu düşünülmektedir. Siyasi kültürümüzde Cumhurbaşkanlığı seçimleri incelenirse -belli dönemler hariç- adayların çoğunlukla meclisteki siyasiler arasından çıktığı görülmektedir. Sivil iradenin kesintiye uğramadığı dönemlerde çoğunlukla siyasi kimliği ön plana çıkmış kişilerin hatta siyasi parti liderlerinin cumhurbaşkanı
Memlekete Dost Kazığı mı?

“Dostlarla İktidar” olacağız diyen CHP Yönetimi son kurultayla birlikte kurum hafızasını tamamen dışlamış ve Y-CHP olarak tarif edilen yeni anlayışını kurumsal açıdan oturtmuş ve inkâr edilemez bir kimliğe kavuşturmuştur. Peki, burada neredeyse yüz yıllık bir kurumsal hafızanın hatta kurumsal kimliğin değişimine sebep nedir? Bu iktidar yolunda birlikte yüründüğü iddia edilen “Dostlar” kimlerdir? Bu oluşum iradesini siyasetin en önemli ögesi olan parti örgütü ve tabanı başta olmak destekleyen seçmenler ve diğer kurum ve kuruluşlardan mı almaktadır? Bu ve benzeri pek çok sorunun başlangıç noktası gerçekleştirilen kurultayda ortaya çıkmaktadır. Dostlarla İktidarın Diyeti Reddi Miras mı? Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün, Türk Milleti’nin toplumsal hafızasında yerçekimi kanunu kadar değişmez bir yeri olduğu muhakkak. Bu olgunun Atatürk’le kendisini tanımlayan ve bu zeminde kurumsal kimlik inşa eden CHP’de de korunduğu zannediliyordu. Ancak son zamanlarda yaşanan bazı gelişmeler CHP-Atatürk diyalektiğinde bazı köklü değişimlerin yaşandığını düşündürtüyor. Partinin merkez teşkilatı veya lider kadrosu seviyesinde gerek söylem gerekse de eylem boyutunda ortaya konan tercihlerin de bu kanaatimizi temellendirdiğini söylemek mümkün. Birlikte yol yürünen dostların parti içinde adeta “eş başkan” şeklinde konumlandırdığı düşünülen, geliştirilen söylemlerden üretilen politikalara kadar hemen her konuda bu durumun gözlendiği malum İl Başkanının, üstelik de parti kuruluş yıldönümü organizasyonunda vurguladığı ATATÜRK konusu bu yeni yolun en önemli göstergesi olarak seçmenin karşısına çıkmıştır. Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’e ne şekilde hitap edileceği ile ilgili konu ve bu beyana karşı Partinin sergilediği tutum, CHP’den Y-CHP çizgisine geçişin ve yürünen “dostların” en acı örneği olarak yerini almıştır. Yine kurultayda özellikle toplumsal sorunların başında vurgulanan Türkiye’nin yıllardır verdiği terörle mücadeleyi inkâr edip bir etnik grup meselesiymiş gibi tarif ve beyan edilmesi de yine bu dostların Y-CHP’ye önemli katkılarından olduğu görülmektedir. Parti tabanını oluşturan geleneksel seçmen kitlesinin hiç de memnun olmadığı gözlenmektedir. Aranan yeni yollar için ortaya çıkan yeni oluşumlar da bunun en temel göstergesidir. Yine ayrıca geleneksel taban bu oluşumdan ve birlikte, yürünen ‘Dostlardan’ da asla haz almamakta bunu da özellikle her fırsatta ortaya koymaktadır. Kendi tabanından dahi desteğin zorunluluktan öteye gitmediği bu yapıyı diğer seçmenlerin de çare olarak görebilme ihtimali oldukça düşüktür hatta yoktur. Kurtarıcı kılığında Brütüs’ler Alternatif olmak iddiasıyla ortaya çıkan diğer iki oluşum da siyasi arenada yerini almıştır. Deva ve Gelecek olarak isimlendirilen bu iki oluşuma seçmenin soracağı en temel soru eleştirdikleri zeminin yapımında taşıdıkları ve koydukları taşlar olacaktır. Daha yalın haliyle Siz orada değil miydiniz olacaktır? Neden ayrıldınız olacaktır? Bu organizasyonlar ne kadar tesadüflerle dolu ve nerelerden kumanda edilmekte olduğu yani suflenin nereden geldiğini merak edecektir. Öncelikle başta dış siyaset olmak üzere genel başkan olduğu dönemde parti içi çalışmalardan uygulamalara, 7 Haziran 2015 seçiminden 1 Kasım 2015 seçimine izlediği politikalarla ve gerçekleştirdiği “istikşafi görüşmelerle” hafızalara kazınacak şaibeli işlerle bilinen Ahmet DAVUTOĞLU ve kurduğu Gelecek Partisi değerlendirilebilir. Söz konusu bu oluşumda da hemen dikkat çeken temel konu parti kuruluşundan itibaren adeta CHP için de gözlemlenen organize elinin burada da olmasıdır. Söz konusu bu durum daha kurucularından başlayarak görülmektedir. Yine bu oluşumun hukuken alınan kararlar neticesinde gerçekleştirilen uygulamaların doğru bir şekilde gerekçeleriyle seçmene aktarılması dururken, devletin varlığına karşı yürütülen işlemler neticesinde gerçekleştirilen görevden almaları ve kayyum atamalarını hak gaspı hukuk dışı uygulamalar olarak sürekli siyaset malzemesi yapmanın kimlerin değirmenine su taşıdığını sorgulanabilir. Ayrıca Davutoğlu yeni ortaya acıkan bir siyasi midir? Bu uygulama Türk Siyasi hayatında yeni mi uygulanmaktadır. Kendisinin de yöneten pozisyonda olduğu dönemde de örnekleri vardır. Parti programında görülen ve yine terör konusunu Türkiye Cumhuriyetinin eşit vatandaşlarının kökenine indirgeyen bir mesele algısı yaratmak yukarıda da görülen malum beyanların tekrarı olmakla birlikte “Türkiye’nin bütün kurumsal yapısını, siyasal farklılıklarını ve toplumsal zenginliğini terör sorununa indirgeyen yaklaşımlar sorunu çözemediği gibi, ülkemize ağır bedeller de ödetmiştir.” cümlesiyle toplumsal zenginlik adı altında ayrıştırmanın önün açılması oldukça dikkat çekicidir. Türkiye’de hukuki düzen içerisinde bütün siyasi organizasyonlar hemen pek çok ülkede olduğu gibi aktif faaliyetlerine devam etmektedirler. Kendisini terörden hatta daha kapsayıcı şekilde hukuk dışı hemen her oluşumdan ayıran STK’lar çalışmalarını sağlıklı bir şekilde yürütmektedirler. Bunların aksini yapan her yapı her devlette olduğu gibi Türkiye Cumhuriyetinde de gerekli hukuki müdahalelere gerçekleşmekte ve hukuki süreç yürütülmektedir. Bu da devletin en tabi hakkı ve varlık sebebidir. Parti programındaki bu göndermelerle kimlere ne mesaj verilmektedir? İşte meselenin düşünülmesi ve üstünde durulması gereken esas noktası burası olmalıdır. Yeni bir oluşumun diğeri de Ali BABACAN’ın organize ettiği Deva olarak isimlendirilen Deva Partisidir. Hemen her organizasyonda ekonomi üzerine göndermeler yapan Babacan bu ekonomi yönetimindeki başarısı 57. Cumhuriyet Hükümetine ve onun ekonomideki reformlarına borçludur. Kendisine söz konusu reformların ısrarla üzerine düşerek uygulanması düşmüştür. Yani elde ettiği ısrarla vurgulanan ekonomik başarı 57. Hükümetin başarısıdır. Öncelikle bu durumun ortaya konulması gerektiği düşünülmektedir. Parti programı incelendiğinde yine Temel Hak ve Özgürlükler başlığı altında Gelecek Partisiyle paralel olarak ısrarla bir Kürt sorunu vurgusu görülmektedir. “Türkiye’nin insan haklarına dayalı demokratik bir hukuk devleti olma konusundaki eksiklikleri, Kürt sorununun da kaynağında yatan temel faktördür. Uzun bir tarihi arka plana sahip olan bu sorun, iktisadi, siyasi ve insani açılardan pek çok olumsuz sonuç doğurmaktadır. Hayati önemi haiz bu konunun birçok boyutu bulunmakla beraber esasında bu sorun, Kürt vatandaşlarımızın demokratik hak, özgürlük ve eşit vatandaşlık taleplerinin karşılanmasıyla ilgilidir.” Parti tüzüğünden bir paragraf aslında olayı bakış açısını ve Deva’yı gözler önüne sermektedir. Türkiye’nin uzun bir tarihi arka planda yatan sorunu terör sorunudur. Yine ayrıca Türkiye’nin bütün vatandaşlar kanun eşit haklara sahiptir. Bu durumun inkârı abesle iştigaldir. Hem de daha kısa bir süre önce çeşitli Hükümetlerde en yetkili mercilerden bulunmuş kişilerin böyle beyanlarla ortaya çıkması tek tarifle trajikomiktir. Öyle ise zamanında aldıkları bütün kararlar, attıkları bütün imzalar, her beyan topal kalmaktadır. Elbette bu durumun böyle olmadığı bir gerçektir. Ama söz konusu organizasyonların kuruluşundan itibaren basmakalıp cümlelerle bir siyaset mühendisliği ürünü olduğu, tek merkezden yürütülen çalışmalarla siyaset sahnesine sunulduğu bu somut verilerle karşımıza çıkmaktadır. İYİ Bir Politik Komedi Eseri: Kongrebaz Balzac, birbirinden farklı insanların yaşam öykülerini anlattığı eserlerini İnsanlık Komedyası adını verdiği bir külliyatta toplamıştı. Bir diğer yeni oluşum olan İyi Parti’nin serencamı da siyaset bilimi için derslik nitelikte veriler sunuyor ilgililere. Kongre süreci ve sonrasında yaşananlar zaten bir türlü temel tutmamış olan yapının neredeyse dağılma periyoduna girdiği şeklinde yorumlanmasını sağlamaktadır. Özellikle demokrasi, parti içi demokrasi söylemi üzerinden oluşan yapının gizli ajandası ve merkezi zaman ilerledikçe ortaya çıkmakta, anlık heyecanlara
Kovid-19 Vakıası Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve Türkiye’de Muhalefet

Yeni tip koronavirüs ya da teknik koduyla Kovid-19, bütün dünyada pandemi ilan edilmesine neden olan, Türkiye’de de diğer ülkelere kıyasla düşük yoğunluklu ve kontrollü seyreden bir salgın hastalık olarak ülke gündemine oturmuştur. Hemen bütün ülkelerde görülen Kovid-19 salgını elbette hem dünya hem de Türkiye için özel bir dönem olarak görülmelidir. Pek tabii bu özel dönemin şartları da oldukça özel olacaktır. Salgın öncesi ve esnasında verilen kararlar ve bu kararların uygulanması toplumsal bir bütünlük içinde ele alınmalıdır. Halk sağlığının korunmasını temine yönelik bu kararlara riayet edilmesi gerekliliği de neredeyse bir yaşamsal zorunluluk halini almıştır. Genel olarak diğer ülkelerin salgınla ilgili karneleri karşısında Türkiye’nin salgınla mücadelesinin hiç de azımsanmayacak bir başarı kaydetmekte olduğu gün gibi ortadadır. Başta bizzat Sağlık Bakanı olmak üzere kurum olarak Sağlık Bakanlığı’nın oldukça erken bir evrede aldığı kararlar ve alınan kararlara ısrarla riayet edilme çabası takdire şayandır. Nitekim bugünlerde verilen mücadele yönteminin doğruluğu pandemi süreci ilerledikçe ortaya çıkmış, hatta bu olgu genel tabloya bakan alan uzmanı olmayanların bile kavrayabilecekleri açıklıkta kendini göstermiştir. Sağlık Bakanlığı’nın aylar öncesinden oluşturduğu Bilim Kurulu’nun sadece bilimsel yöntemleri referans alması, buna Türk Üniversiteleri ile sağlık kurumlarındaki alan uzmanlarının da bilgi birikimi ve fedakâr çabalarıyla destek vermesi bu sonucun güzel sebepleri olarak vurgulanmalıdır. Bu bağlamda, devlet aklının ortaya koyduğu pandemiyle mücadele stratejisinin medya kanalıyla doğru ve yerinde içerik tercihleriyle kamuoyuna aktarılması milletimiz nezdinde salgın hastalığa yönelik genel farkındalığı arttırmıştır. Basın toplantılarında farklı düşünce yapısındaki muhabirlerden gelen soruların tamamına cevap verilmesi Sağlık Bakanı’nın nezaketinden çok bu stratejinin verdiği güç ve güvenle doğrudan ilgili olsa gerektir. Kovid-19 sürecinde dünya devletlerinin süreci yönetimi ve tutumu oldukça dikkatle incelenmesi gereken bir durum olarak düşünülmektedir. Özellikle hemen her fırsatta kendisini başta insan hakları olmak üzere pek çok evrensel değerin adeta yaratıcısı gören ve başka hiçbir ülkenin bu değerlerle donanmış olamayacağını vurgulayan pek çok ülkenin resmi temsilcilerinin tutumları trajikomik bir hal almıştır. Ülkeler oldukça düşük maliyetli ve ekonomik güçleri nispetince çok çok değersiz denilebilecek başta maske olmak üzere basit hijyen ürünleri için neredeyse savaş çıkaracak duruma düşmüşler, hatta birbirlerine ait olan malzemeleri açık bir şekilde hırsızlık yaparak alıkoymuşlardır. Böylece, bahsettiğimiz bu evrensel değerlerin Batı için ‘pazara kadar’ bir anlamı olduğu, insan haklarının da şartlara göre pekâlâ ‘insan haklamak’ için de kullanılabileceği bir kez daha tescil edilmiştir. Yine çeşitli haberlerden ve sosyal medyadan takip edildiği kadarıyla bu ülkelerin kendi vatandaşlarına karşı tutumlarının da ısrarla tekrarlanması gereken, evrensel insani tutum ve davranışlarla taban tabana zıt bir içerikte olduğu görülmüştür. Bu konunun başta insani değerler bütünü olmak üzere devlet felsefesini bile ortaya koyan en azından fikir yürütülmesini ve ana hatlarıyla farklılıkları ortaya koymak açısından önemli olduğu söylenebilir. Yani her fırsatta pek çok insani değerlerle ilgili söylemleri ortaya koyup bu durumu farklı vesilelerle bir koz olarak kullanan Batılı Devletlerin yeri geldiği zaman kendi insanını bile böyle zor bir dönemde tek başlarına bırakacağını, âdeta ölüme terk edeceğini ortaya koymaktadır. Bu tutumlarını kendilerinden olmayanlara defalarca pervasızca gösteren Batının, bu olayla kendi vatandaşlarına bile bir meta olarak baktığının görülmesi ve genel anlamda bireyi insani bir değerden ziyade bütçeler ve fayda maksimizasyonu çerçevesinde değerlendirmesi insanlık adına oldukça düşündürücüdür. Türkiye’nin Kovid-19 ile mücadelede diğer devletlere verdiği destek, belki de kendini bir kez daha gösteren Türk Devlet Felsefesinin ne olduğunu, O’nun oturduğu Türk İslam Medeniyetinin nasıl bir anlayışa sahip olduğunu ortaya koyması açısından oldukça önemlidir. Türkiye’nin bu mücadele kapsamında özellikle küresel ölçekte izlediği bu politikanın, binlerce yıllık devlet geleneğinin ne olduğu ve Türk Devleti’nin varlık mücadelesinin temel unsurlarının nelere dayandığı ortaya koyulmaktadır. Yine Kovid-19 kapsamında ülke içinde verilen mücadele ve alınan tedbirlerin doğruluğu gün geçtikçe ortaya çıkmakta, sonuçlar hemen herkesi memnun etmektedir. Elbette “yapılan her şey tamamen doğrudur başka şekilde olamaz” demek bütün süreçlerde olduğu gibi burada da güçtür. Yapılan belki de hatalı tercihler zaman zaman değiştirilmektedir. Diğer yandan, dinamik sürecin doğal bir boyutu olarak görülebilecek hataların eleştirilmesinde de ihtiyatlı olmakta ve devlet kurumlarına güvenmekte fayda olacaktır. Bu noktada, 1999 yılında güya ilik bulma çabasıyla başlayıp kısa zamanda ulusal hayırseverliğe dönüştürülen kampanyaya karşı çıkan dönemin Sağlık Bakanı Osman Durmuş’un bu yaklaşımı hatırlanmalıdır. Kamuoyundan ciddi düzeyde tepki görmüş olsa da süreç içerisinde Durmuş’un öngörü ve teyakkuzu takdir edilmiş, geç de olsa iade-i itibarı verilmiştir. Söz konusu bu mücadelede özellikle takip edilmesi gereken önemli bir konu Sağlık Bakanlığının verdiği mücadeledir. En tepedeki Sayın Bakan, Fahrettin KOCA’dan en alt birimde çalışan sağlık personeline kadar hemen hepsinin takdire şayan bir süreç yönetimi sergilediği söylenilebilir. Diğer yandan, salgın süresince ihtiyaç duyulabilecek teknik ekipmanların temini konusunda geçen bir ay içerisinde yaşanan gelişmeler Türkiye’nin potansiyelini her birimizin bir kez daha düşünmesine bir vesiledir. Yoğun bakım hastalarının tedavisinde kullanılan, büyük oranda ithalatın konusu olan solunum cihazının yerli imkân ve insan gücümüzle üretilmiş olması tıpkı savunma sanayindeki İHA ve SİHA’larla yakaladığımız ivmeyi sivil sanayiye taşıma umudu aşılamıştır. Bu süreçte, Arçelik, ASELSAN, Baykar, Biosis gibi ulusal markalarımızın emeği her türlü takdirin ötesinde olmakla birlikte Baykar Genel Müdürü Selçuk Bayraktar’ın çabası özelikle vurgulanmalıdır. Hezarfen Ahmet Çelebi’den Takiyüddin Efendi’ye, Nuri Demirağ’dan Devrim otomobil projesine kadar köklü, ama bir o kadar da nakıs bırak(tır!)ılmış bir teknolojik ve sanayi kalkınma öykümüz olduğunun farkında, aklın yolunda ve her anlamda gelişmiş bir ülke olmanın Türk kimliğimizden vazgeçmek demek olmadığını da hatırlatan duruşunun değerli olduğu belirtilmelidir. Özel yaşamındaki konforlu koşullara yaslanmayan, Türk milletinin refahını öne çıkaran anlayışı, ilerleyen yıllarda binlerce gencimizin projelerine ve buluşlarına yansıyacaktır. Yine ayrıca bu süreçte Sağlık Bakanlığının en önemli paydaşlarından olan Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın başta Sayın Fahrettin ALTUN olmak üzere komple kurumun özellikle sosyal medyada sansasyona son derece açık bu süreçte oldukça dikkatli bir çalışmayla olumsuz algı oluşturabilecek pek çok unsurun önüne geçtiği görülmüştür. Bu açıdan İletişim Başkanlığının verdiği mücadelede göz doldurmaktadır. Ayrıca ilgili bakanlıkların yanında yine süreçte paydaş olan Milli Eğitim Bakanlığının, yani Sayın Bakan Ziya SELÇUK ve ekibinin de oldukça yoğun bir mesaiyle geleceğimizin teminatı çocuklarımızın süreçten asgari ölçüde etkilenmelerini sağlayacak ve teknolojik gelişimle bütünleşik olarak yeni yollarla yürüttükleri çalışmaların toplum nazarında oldukça açık bir takdir topladığı söylenebilir. Yine bunlarla birlikte küresel düzeyde de verilen mücadelenin yanında dönemin hassasiyetinden de faydalanarak sürekli ve aleni bir saldırıya maruz kalan Türk ekonomisi beklenenin aksine bir direnç göstermektedir. Ekonomi pek çok ayrı faktörden etkilenen oldukça karmaşık bir yapıdır. Özellikle ülkelere müdahale edilmek
Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ’ten Lider Devlet BAHÇELİ’ye Ülkücü Çizgi: “Dosdoğru Bir Yol”

Milliyetçi düşüncenin siyasi alandaki varlığı 1946 yılında Fevzi Çakmak önderliğinde kurulan Millet Partisine kadar dayandırılmaktadır. Millet Partisi, daha sonra Cumhuriyetçi Millet Partisi, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi isimleriyle devam etmiş ve Alparslan TÜRKEŞ genel başkanlığında, Türk Milliyetçiliğini doktrinel bir anlayışla ele alıp toplumsal meselelere siyasal anlamda çare arayan Milliyetçi Hareket Partisi’ne dönüşmüştür. Bu tarihsel derinlikten bakıldığında Milliyetçi fikriyatın Türk siyasal yaşamında oldukça köklü bir gelenekten geldiği, hatta Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti çizgisinin dışında adeta bir “üçüncü yol” olarak mevcudiyetini sürdürdüğü söylenebilir. Milliyetçi Hareket Partisi’nin ellinci yıl kutlamalarında Adana’da gerçekleşen toplantıda Devlet BAHÇELİ’nin şu sözleri bu tarihi mirası açıkça ortaya koymaktadır; “Partimizin yaşı ellidir, siyasetimizin yaşı yetmiş birdir. Dava’mızın yaşı ise Türklüğün yaşı ile yaşıttır ve eşittir.” Kökü düşünce olarak binlerce yıl ötelere giden, siyasi alanda ise neredeyse cumhuriyetle yaşıt olan bir hareketin elbette mücadelesi de bir o kadar köklü, derin ve hatta destansıdır. Verilen siyasi mücadele, yaşamsal dayanağı aldığı oy oranıyla sınırlı, sıradan bir kitle partisi ölçeğinde değerlendirilmemelidir. Türk tarihinden beslenen bu siyasi çizgi sadece basit, somut iktidar olma hedefini amaçlayan siyasi manevralarla anlaşılmaya çalışıldığında elbette manasız kalacaktır. Osman Bölükbaşı’nın “Biz bu memlekette hiçbir hizmet etmesek bile, bir hizmeti yapacağız. Hiç olmazsa sözüne ve sebatına sonuna kadar güvenilir siyaset adamlarının bu milletin bağrından çıktığını, bu milletin vicdanında istikbalin bir teminatı olarak yaşatacağız.” sözleriyle ortaya koyduğu hedefin izdüşümü Başbuğda belirmişti. Başbuğ, buradan başlamıştı mücadeleye ve güvenilir siyaset adamlarının da çıktığını göstermişti bucak bucak Anadolu’nun dört bir tarafına… Başbuğdu o… Türk Milletiyle kaderi birleşen Ülkücülerin Başbuğluğundan, belki de ölümünde hemen bütün Türk Milleti’nin, kendini bu Milletin bir ferdi hissedenlerin, en azından bu Milletle bir derdi olmayıp kader birliği yapanların Başbuğu olarak göçmüştü, Siyasette kırmızı çizgileri vardı her Ülkücü gibi ama Türk Milletine rağmen siyaset yapılmayacağının en önemli örneklerini de o vermişti belki de… Ülkenin en ihtiyaç duyduğu zamanlarda bütün siyasi mücadeleleri bir kenara bırakıp ülke için bir araya gelebilmeyi göstermişti Türk Siyasetinde… Literatürde ‘uzlaşma kültürü’ denilen bu durumun vücut bulmuş haliydi Başbuğ… Ondandı pek çok yetkilinin önce Ona danışması, ondandı Ona sorulamadan önemli meselelerde bir adım atılamaması… Emaneti taşıyan Lider Devlet BAHÇELİ’nin siyasetini daha doğrusu dosdoğru bir Ülkücü Türk Milliyetçisinin dava bilinciyle yürüdüğü yolu Başbuğa bakarak okumak aslında en kolayı, anlamadığını iddia edenlere de Başbuğ dan beri yürünen yolu göstermek en kolayı… Lider Devlet BAHÇELİ’nin, Başbuğ’un yolundan sapmadan ok gibi hedefe yürümektedir. Bu yolu elli yıl sonra Devlet BAHÇELİ; “Ülkümüz, Büyük Türk Milletini, Ona farklılık, anlam ve değer kazandıran; tarihin derinliklerinden terkip yaparak getirdiği, dil, gönül, ahlak, inanç, akıl ve vicdanda taşınan muhteşem değerler manzumesini, bir kutlu emanet olarak köklerinden kopartmadan, anlayıp, kavrayıp koruyup, geliştirerek, insanlık var oldukça sonsuza kadar yaşatmaktır. Bu yüksek değerleri temsil etmesini hedeflediğimiz milli devletimizin, Türklük, İslamlık ve insanlığın barış, huzur, adalet ve esenliği için, yeryüzünün en güçlü devleti olmasına çalışmaktır. Milliyetçilik bir millete mensubiyet şuurudur. Türk milliyetçileri Türk milletine hem şuurla hem de emsalsiz bir sevdayla bağlıdır. Bu nedenle klasik politik şablonlara uymayız, çıkar hesabı yapamayız.” sözleri ile tamamlamıştır. Bu sözlerle verilen mücadelenin basit bir iktidar mücadelesi olmadığı ortaya konulmuştur. Ayrıca milliyetçiliğin insanlığın barış, huzur, adalet ve esenliğini tesis edecek olan bir “medeniyet davası” olarak görülmesi gerektiği vurgulanmıştır. Elbette çizgisi oldukça net bir şekilde beliren ve siyasi bir edinim ya da siyasi bir rekabetin ötesinde binlerce yıllık bir var oluşun bir medeniyetin varlık kavgasının anlaşılarak girilmesi gereken bu mücadelede, Her şeyden önce bir inanç ve aşkla bağlılık, Bir gözü karalık, inatçı ruh hali, Sadakat Ve vefa olmazsa olmazdır. İşte bu mücadelenin sahipleri Ülkücülerdir. Binlerce yıllık bir kavgayı omuzlarında taşıyan, Dillendirilememiş yitik sevdalarını kendi kendine yaşamasını bilen, Kendi sevdasını yaşayamasa da, büyük kavgaların sahibi, Çağa meydan okuyan isimsizler, her seslenişleriyle maziyi atiye haykıranlar, Ülkücüler… Liderin dilinden “insanlık mucizeleri” Destansı bir mücadelenin sahipleridir Ülkücüler. Belki de “Bedrin Aslanları” nın ancak sahip olacağı kadar şana sahiptirler ki, Çanakkale’de dur diyen Onlardır… Asla yılmadan verdikleri mücadele aslında sadece ülke içi siyasi bir taraf olmanın ve siyasi mücadelenin ötesinde uluslar arası dengeleri değiştiren etkiler bırakmıştır. Ve her dönemde bu mücadele böyle devam etmiş verdikleri mücadelenin sonucunda kan, gözyaşı, darağacı, ölüm olduğunu bilseler de gözlerini daldan budaktan esirgememişler ve mücadelelerine devam etmişlerdir. Zaman değişiyor, mücadele biçimi ve yöntemleri değişiyor, mücadele edilen piyonlar/aktörler değişiyor; ama Türk milleti ve devletinin varlığını ve birliğini, halde ve atide bekasını korumak ve kollamak için mücadeleye atılan yiğitler değişmiyor: Ülkücüler. Ülkücüler, siyasi arenada o nev-i şahsına münhasır diyebileceğimiz çok özel yerini aldığı tarihten bugüne kadar birçok badireler atlatmıştır. Aslında ateş çemberinden geçilen dönemlerde hep kendi varlığından ve siyasi ikbalinden feragat etmiştir. Dünün iki kutuplu dünyasında ‘ne kapitalizmin uşağı, ne de komünizmin uşağı’ olmayı reddettiği için, görünürde düşman ama perde arkasında el sıkışan kapitalistlerin ve komünistlerin acımasız saldırılarına maruz kalmışlardır. Bu maruz kalışta, geleceğin Milliyetçi Türkiye’sini inşa edecek gencecik yiğitler, arkadaşlarının kollarında şahadet şerbetini içmişler; geride kalanlar ise, gidenlerin arkasından sızım sızım sızlayan yürekler ile tekrar tekrar yemin etmişler, ahdetmişler; vatan yolunda, bayrak yolunda… Gidenlerin arkasından gitmeye… Ve an gelmiş, kızıl kurşunların korkutamadığı, sindiremediği bu yiğitleri, o çok sevdikleri, varlığı, birliği ve dirliği için ölümü göze aldıkları devlet içine yerleşmiş, milletin verdiği yetkiyi, milletin çocuklarına kan kusturmak için kullanan uşak ruhlu zevat, yağlı urganlarla sınamışlar. Yine de yağlı ilmeğe giderken ‘ölümü öldüren’ yiğitler olmuşlar. Ama yine de geçit vermemişler, ‘her türlü emperyalist’ emellere; ve dahi onların içerideki soysuz uzantılarına… Unutulacak mıdır ciğerlerine hava verilerek şahadete koşan yiğit… Ya devletin sözüm ona gardiyanlarının ihanetiyle onlarca hain tarafından devletin hapishanesinde pusuya düşürülüp son nefesine kadar mücadele ederek şahadete koşan Yeşiloğlu… Yazmayacak mı tarih tabutluklarda gençliği çalınan Ülkü neferlerini… Aç bir karınla bir kuru simitle şahadete koşanları… Darağacına korkusuz yürüyen dokuz karanfili… Sürgüleri, kaçakları, gençliği çalınanları… Ülkü denen nazlı güzele sevdalanan bir er yılar mı namerdin kahpe oyunlarından, korkar mı sinsi tuzaklarından… Kırk dörtlerin, altmışların, seksenlerin en kesif saldırıları karşısında ‘malımı, canımı, her şeyimi alsın da Hüda, etmesin vatanımdan ayrı’ diyerek dimdik duran ülkü erleri, yeniçağın getirdiği yeni mücadele alanlarında da tertemiz bir alınla çıkacaktır. Bugün de Türk devletinin varlığına, birliğine ve dirliğine yönelik bu tür saldırılar devam etmektedir. Bugün de Türk milletinin maddi ve manevi tüm varlığına amansız ve hayâsız saldırılar devam etmektedir. Saldırganlığın, sırtlanlığın, kan emiciliğin şekli, yöntemleri ve
Suriye Meselesi, Milli Duruş ve MHP

2010 yılının son günlerinde Tunus’ta başlayan ve hem Ortadoğu hem de Kuzey Afrika coğrafyasına uzanan süreç, bölgesel ve küresel gelişmeler açısından yeni bir dönemin başlangıcı olarak görülmüştür. Lakin Mart 2011’de sürecin Suriye’ye sirayet etmesi ile birlikte, güç mücadelelerin yoğunlaştığı, çıkar çatışmalarının daha açık bir biçimde dile getirildiği ve sorunun gittikçe kronikleştiği bir tablo söz konusu olmuştur. Bir taraftan, İran-Rusya-Çin hattının asgari müşterekte Suriye üzerinde bir ortak çıkar inşası gündeme gelmiş diğer yandan ABD öncülüğünde Batı’nın kendi çıkarlarını muhafaza ettiği ve bu muhafaza sürecinde de en yalın ifadesi ile mülteci sorununu da mümkün olduğu ölçüde görmezden geldiği bir durum ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Suriye, güç mücadelelerin hem diplomatik hem de askeri alanda yaşandığı bir ülke haline gelmiştir. Bu noktada MHP’nin özellikle üzerinde durduğu en önemli konu olan ‘Küresel Ortak Akıl’ yerini sadece kavgaya ve kilometrelerce uzak ülkelerin kendi lehlerine olan güç devşirme savaşlarına bırakmaktadır. Coğrafya tarafların bu aymazlığıyla yanarken ‘Türkiye’nin orada ne işi var?’ söylemi sadece abesle iştigalden ibaret olarak görülmektedir. Ayrıca muhalefetin ısrarla yürüttüğü “bölgede Esad eksenli bir siyaset” anlayışı, “milyonlarca vatandaşını öldüren bir katille nasıl birlikte olunabilir?” sorusunu akıllara getirmektedir. Ana muhalefet başta olmak üzere iç siyasetteki FETÖ/PYD ve PKK gibi terör eksenli siyaset bezirganları ciddi anlamda bir Esad lobiciliği yapmaktadırlar. Burada terör eksenli siyaset üreten kesimi anlamak güç değildir. Lakin ülkenin ana muhalefetini anlamak CHP’deki eksen kaymasını çözümlemek ve Y-CHP’yi iyi analiz etmek gerekmektedir. Yine kronikleşen bu sorun kapsamında, asgari müşterekte Suriye üzerinde ortak çıkar inşası amacında olan Avrasya ekseni, Suriye’de yaşanan insanlık dramını, mülteci sorununu arka planda tutmuş, Esad öncülüğünde bir Suriye vizyonunu doğrudan ya da dolaylı bir biçimde çeşitli diplomatik ziyaretler ve mesajlarla deklare etmiştir. Bununla birlikte, özellikle Rusya, bu desteğin yanı sıra, sorunun çözümüne taraf olan bölge ülkeleriyle imzalanan ya da açıklanan anlaşma ya da mutabakatlara da riayet etmemektedir. Soçi mutabakatı ve Astana Görüşmeleri adeta Rusya tarafından rafa kaldırılmıştır. Türkiye’nin bölgede konuşlandırdığı gözlem noktalarına saldırıların ardı arkası kesilmemektedir. Bu saldırılar Rusya kontrolünde Esad güçleri tarafından yapılmaktadır. Bu durumda bile içeride ana muhalefet adeta Esad’a sözcülük yapmaktadır. Adeta Türkiye’de Esad’ın temsilciliğini yapmaktadır. Hatta bu durumu aleni bir şekilde dillendiren partililerin varlığı ve söylemleri oldukça rahatsız edicidir. Bu açıdan Y-CHP’nin kimlere hizmet ettiği meçhuldür. Ne yapmak istediği, nereye varmak istediği karanlıktır. Lakin ana muhalefet ne kadar meçhul ne kadar karanlıksa, Milliyetçi Hareket Partisi ve onun siyaseti de bir o kadar berrak açık ve nettir. MHP’nin siyaset ekseni, Ankara merkezlidir. Türk Milleti’nin tarafındadır. Bu sorgulanmaz tartışılmaz tartışılamaz bir gerçekliktir. Rusya ve Esad varılan anlaşmalara uymazlarsa, Türkiye kendi güvenliği, Türk Milleti’nin bölgedeki varlığının devamı için yani ısrar ve inatla tekrarlamakta fayda görülen beka için Şam’a girer, girmelidir gerekirse de girecektir. Bu siyaset anlayışı MHP’nin Türk siyasal hayatında varlık sebebidir. Suriye’de ölen insanların sayısı maalesef artık istatistiki bir veri olarak değerlendirilirken, sayıları beş milyonu mültecilerden söz edilirken aynı zamanda dış ve iç mahfillerin Suriye üzerinden demokrasi ve insan hakları savunuculuğu yapmalarının tarihi hafızada silinmesi imkânsız bir çelişki olacağı düşünülmektedir. Dış aktörlerin bu yöndeki söylemlerinin ve hamlelerinin yanında Türkiye’de de bu çelişki yumağının içerisinde yer alan unsurların söz konusu olması, Türkiye için bir başka boyutu temsil etmektedir. Nitekim Türk siyasal hayatı açısından ana muhalefet partisinin, Esad’la görüşme, Esad’ı dikkate alma üzerine dizayn edilen siyaseti tezat dolu bir tablonun veçhelerinden birisidir. Can kaybı, zorunlu göç gibi faktörlerin konuşulmayıp, Esad’ın ağızlardan düşürülmemesi, bu açıdan ibret verici bir örnektir. Türk siyasal hayatında belki de muhalefetin bu denli pervasız ve iktidarı yıpratma zeminini ‘her ne pahasına olursa olsun’ mantığına getirmesi oldukça az rastlanır bir durum olarak düşünülmektedir. Bu durum yine aynı grubunun dedelerinin ülkemizin en zorlu dönemlerinde dillendirdiği şu söylemi aklılarla getirmektedir; “Edirne’yi Enver kazanacağına, Bulgar kazansın.” Muhalefet sadece buradan bile şunu anlamalıdır, Enver bir kahramandı ve Türk Milleti’nin kalbindendir. Edirne bir vatan toprağıdır. Sonsuza kadar da öyle olacaktır. Lakin hainlerin sonunu da elbette tarih yazmıştır, yazacaktır. Elbette böyle bir anlayışla siyaset ürettiğini düşünen bir ana muhalefet partisinden ülke meselelerine milli bir çözüm beklemek yersizdir. Hatta böyle bir anlayıştan Milliyetçi Hareket Partisi ve O’nun izlediği politikaları anlamasını beklemek mümkün değildir. Bunun yanı sıra, bir takım “Avrasyacı” zevatın, Suriye’de yaşanan gelişmelere kendi pencerelerinden sessiz kalmayıp (!) Doğu Türkistan’da yaşanan hadiseleri, birer eğitim süreci olarak görmeleri de ayrı bir hilkat garibesi olarak görülmektedir. Dolayısıyla bu bağlamda şu soru sorulmaktadır: “Suriye özelinde, ilgili mahfiller Esad odaklı değil de Türkiye odaklı bir politika konuşmaya ne zaman başlayacaklardır?” Bu sorunun asli cevabı Türk milletinde vardır. Lakin Türk milletinin verdiği cevap ile bu mahfillerin vereceği/verebileceği cevap arasında hiçbir bağ ve bağlantının olamayacağı bilinen bir gerçektir. Mevcut duruma gelindiğinde ise bu genel tablo içerisinde tercihin Esad mı, Amerika mı olması gerektiği gibi kısır tartışmalar içerisinde sadece Milliyetçi Hareket Partisi, Türkiye odaklı bir dış politika izleme kararlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla Türk ve Türkiye düşmanlığının hem iç hem de dış politika içerisinde MHP üzerinden sürdürülmesi bir tesadüf ya da sürpriz olarak değerlendirilmemelidir. Yani MHP’nin gerekirse Türkiye’nin Şam’a girebileceğini ifade etmesi, bir takım odaklarda olağanüstü reaksiyonlar oluşturabilmektedir. Bu süreçte, Rusya’nın da Suriye özelindeki danışıklı ve ikili politikaları açısından elbette MHP’nin söylem ve tavırlarının tehdit olarak değerlendirilmesi doğal görülmelidir. Diğer yandan ABD’nin FETÖ ile olan ilgisi ve ilişkisi de milli hafızada yerini korumaktadır. Ayrıca son dönemde Mustafa Akıncı’nın Kıbrıs Türklüğünü zedeleyici ifadesi, Suriye ile bağlantılı olarak güç odaklarının Doğu Akdeniz üzerindeki hamlelerini göstermesi bakımından manidardır. Belirtilmelidir ki, MHP’nin milli duruşundan rahatsız olunması MHP’nin doğru yolda doğru bir dış politika geliştirdiğinin en önemli göstergesidir. Dolayısıyla MHP’yi Türk siyasal hayatındaki diğer partilerle mukayese etmek bu noktada büyük bir hata olacaktır. Rusya ve ABD çatışıyorsa ve güç için bu coğrafyada çekişiyorsa, MHP de en doğal olan haliyle Türkiye merkezli bir siyaset izlemektedir. Merkezi Ankara olarak görmektedir. Bu Türk Devletinin varlığının ve bölgedeki geleceğinin ve güvenliğinin temelidir. Çünkü MHP Türk Milleti ve Türk Devletinin varlığının devamı ve tesisi için bir dış politika izlemektedir. Siyasetinin önceliğini ‘Önce Ülkem ve Milletim’ olarak belirlemiştir. MHP bu anlayışa bir siyaset izlemekte ve varlık sebebini Türk Milletinin varlığıyla birlikte görmektedir. Ülkede siyaset tarafları siyasi çıkarlardan önce “Devlet, Ülke, Millet, Coğrafya” gibi kavramlardan hareketle siyaset üstü ve birlikteliği bozmayan, ülkeyi kaosa götürmeyen bir siyaset izlemeli ve bu çizgide bir üslup benimsemelidirler. Dolayısıyla Milliyetçi Hareket Partisi’nin izlediği siyaset
Şark Meselesinin 21. YY Sürümü: Terör Güdümlü Siyaset

Türkiye Cumhuriyeti, tarihsel arka plandan bugüne, tarzı ve şiddeti değişmesine rağmen ana amacı asla değişmeyen bir saldırıyla sürekli karşı karşıya kalmıştır ve kalmaktadır. Özellikle 19. yüzyıldan sonra Batı tarafından “Şark Meselesi” olarak ifade edilen ve içinde Türkiye’nin de olduğu geniş bir coğrafyayı kapsayan bölgede “hâkim devlet” olmak veya hegemonya kurmak isteyen güçler çeşitli stratejilerle hedeflerine varmayı amaçlamaktadırlar. Uluslararası siyaset gündeminin en önemli sorunlarından birisi olarak düşünülebilecek olan terör, bölgede Türkiye başta olmak üzere hemen hemen bütün doğu coğrafyasında görülmektedir. Terör olaylarının ne amaçla ve hangi ülkelerin kontrolünde veya göz yummasıylagerçekleştirildiği, kimlere ne fayda sağladığı, ülkelerin içinde uzantılarının kimler, hangi gruplar olduğu, ekonomik altyapısının ve finansının nasıl sağlandığı, uluslararası siyasette ülkelerin bakışının ne olduğu gibi pek çok alanın içine giren kapsamlı bir konu olduğu bilinmektedir. İktisadi Altyapı Toplumların ve onların siyasi örgütleri olarak devletlerin, uluslararası alanda birbirleriyle olan ilişkilerinde temel dürtülerinin ekonomik çıkarları olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Dünyada ülkelerin, henüz kitlesel üretime geçmediği ve takas ekonomisinin geçerli olduğu zamanlar, zenginliğin ölçüsünün toprak olduğu zamanlardı. Daha sonraları meydana gelen teknik gelişmeler, üretim fazlası yaratırken ticaretin önemini artırmış ve para ekonomisine geçilmiştir. Zenginliğin ölçüsü ister toprak ister ticaret olsun ortaya çıkan ekonomik değerin paylaşılması, üretim sürecinin doğal bir sonucudur. Nasıl ki bir ülkede toplum tarafından üretilen ekonomik değerin, üretim sürecinin her aşamasında bireyler arasında dağılımı söz konusu ise tüm dünyada üretilen değerin de ülkeler arasında paylaşımı söz konusudur. Ülkeler arasındaki bu paylaşımın temel aracı da uluslararası ticarettir. Ülkeler, tüketimlerinden arta kalan çıktılarını diğer ülkelere pazarlamak suretiyle refahlarını daha fazla artırabilmektedirler. Daha çok ve verimli topraklara sahip olmanın refahla tek ve doğrudan ilişkili olduğu devirlerde toplumlar, dünya üzerinde kısıtlı bulunan bu doğal kaynağı kendi hâkimiyetleri altına alma mücadelesi içerisindeydiler. Buna karşılık, ticaretin zenginliğin en temel aracı olarak kabul görmeye başladığı özellikle 16. yy’dan sonra toplumlar, dünyada kıt olan kaynağı altın ve gümüş olarak değerlendirmiş ve birbirleriyle yapacakları alışverişlerde bu değerli madenleri kendi ülkelerinde biriktirmeyi amaçlamışlardır. Gerek verimli topraklar gerekse değerli madenler(para) dünya üzerinde belirli bir zamanda kıtsa, toplumların birbiriyle olan ilişkilerinde ekonomik kazançları sıfır toplamlı bir oyuna benzeyecektir ki, nitekim öyle de kabul edilmektedir. Yani bir ülkenin kazancı diğer ülkenin kaybına eşittir. Bu anlayış ülkeleri birbirleriyle en ölümcül savaşların da yaşanacağı bir çatışma içerisinde olmalarını zaruri kılmaktadır. Bu çatışma, 21. yy’a kadar sıcak ve soğuk savaşlar ile sürdürülürken, bu yöntemlerin maliyetinin ağırlığı günümüzde farklı yollara başvurulması gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Bunlar içerisinde teknoloji yarışı görünürde en önemli araç olsa da buna ek farklı yöntemler de arka planda uygulanmaktadır. Bu yollardan biri de hedef ülkelere yönelik terör faaliyetlerini ortaya çıkarmak ve/veya bu faaliyetleri desteklemektir. “Hak Hukuk Adalet” derken Teröre Takım Elbise Giydirmek Özellikle Batılı devletlerin Osmanlı coğrafyasını paylaşmak için geliştirdikleri stratejilerin ifadesi olarak bilinen “Şark Meselesi” Batılı güçlerin ve onlara eklenen Amerika’nın bölgedeki hesapları olarak Türkiye’nin karşısına çıkmakta ve amacına ulaşamadıkça da farklı formlarda yenilenmektedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında başlayan isyanlardan günümüzde görülen PKK/YPG ve FETÖ/PDY terör olaylarına kadar yaklaşık bir asırdır süreklilik kazanan terör olayları bölgesel ve küresel gelişmelere uygun bir biçimde Türkiye’yi çeşitli yönlerden tahrip etme amacını taşımaktadır. Bu yönler, ekonomik ve politik temelli mesajlar içeren argümanlara sahip olabilmektedirler. Bu noktada, Türkiye’ye yönelik terör eksenli girişim ve hamlelerin analiz edilebilmesi noktasında dört faktörün ön plana çıkmış olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. İlk olarak, yukarıda da ifade edildiği üzere Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik saldırıların aktörleri çeşitli isimler altında değişse de tarihsel süreklilik içerisinde aslında bu farklı ismi taşıyan örgütlerin/yapılanmaların büyük kısmının “maşa”lıkmisyonu birbirine benzemektedir. Dolayısıyla tehdit, sadece bugün gün yüzüne çıkan bir unsur değildir. Hedef aynıdır ve sadece dönem dönem aktörler, isimleri ve etiketleri değişmektedir.Bu saldırılar özellikle son dönemlerde oldukça profesyonel bir hâl almış, iyi kurgulanmış halkla ilişkiler çalışmalarıyla ülke gündemine tamamen masumiyet çizgisinde sunulmakta, devletin terörle olan mücadelesini gereksiz ve bir iktidarda kalma çalışması gibi vatandaş üzerinde algı geliştirip içinden çıkılmaz bir şekle getirilmek istenmektedir.Bu durum karşısında ülkenin geleceğinin temini için kurulan yelpazenin sağından soluna bütün siyasi partilerden beklenen ise siyasi rekabeti bir tarafa bırakıp devletin varlığını tehdit eden bu terör unsurlarının faaliyetlerine karşı birlikte hareket etmektir. İkinci olarak terör eylemleri, terör örgütlerinin kanlı geçmişleri ve hedefleri göz ardı edilerek bu örgütlerin/yapılanmaların Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmeye yönelik söylemleri apaçık ortadayken, terör örgütleri ile ilişkilerini siyaset perdesi ile örtmeye çalışanları görmezden gelmek mümkün görünmemektedir. Hatta “sivil siyaset” kisvesi altında medyanın da sempatik imajlar çizme gayretleri çerçevesinde bir algı yönetimi inşa edilerek bu imajların terör ile aralarına mesafe koymak bir yana, safları daha da sıklaştırmak adına geliştirdikleri söylemler tarihin hafızasında yer almaktadır. Bu sebeple bu siyasi odakların sadece Ankara, İstanbul ve İzmir gibi illerimizdeki söylemlerine bakmamak, aynı zamanda “sırtlarını dayadıkları” şer odaklarını da ne zaman ve nerede deklare ettiklerini bilmek gerekmektedir. Özellikle son dönemlerde terör örgütleriyle aralarına herhangi bir mesafe koymayan hatta mesafe koymak yerine birlikte hareket ettiğini ısrarla deklare eden yapılanmalara siyaset kurumunun bizzat kendinden ve siyasi partilerden tepkinin gelmesi gerektiği düşünülmektedir ki yapının zararlı hücreyi kendiliğinden dışarıya atmasının en doğal ve doğru yolunun buolduğu söylenebilir. Elbette siyasi partiler kuruluşlarının doğası gereği iktidar mücadelesi verirler. Ancak, terörle ve terör unsurlarıyla beraber hareket ederek iktidar ummak siyaset kurumunu küçültmek en hafif tabirle gaflete düşmek olarak ifade edilebilir. Bu noktada ülke siyasetinde önemli pay sahibi olan siyasi kurumların sadece iktidara gelmek adına terör destekçisi kurumlarla işbirliğine gitmesi ne tabanının ne de topyekün toplumun kabullenebileceği bir durumdur. Kaldı ki anlık seçim kazanımlarıyla psikolojik olarak kabullenmiş görünen tabanının uzun dönemde ülke siyasetinde karşılaşacağı durumlar bu siyasi yapıları içinden çıkamayacağı ve başta tabanı olmak üzere seçmene cevap veremeyeceği bir yere sürükleyeceği söylenebilir. Üçüncü olarak böylesi bir bağ ve bağlantı, ilgi ve ilişki ortadayken, sırf “karşı tarafta olmak” ve“karşı” olmak adına, bir yandan ulusal hassasiyetlerden söz edip diğer yandan da siyaseti terör amaçlı söylem ve hamlelerin kılıfı yapan hiziplerle doğrudan ya da dolaylı işbirliği içerisinde olmak bambaşka bir hezeyan boyutunu temsil etmektedir. Yani bir yandan Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün mirasına sahip çıkma iddiasında bulunurken diğer yandan da ilk hedeflerinden biri Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını bozmak olanlarla aynı kulvarda yer almak siyasi tarihin en onulmaz çelişkilerinden birisi olacaktır. Bu açıdan siyasi partiler “Ben kimim?” soruna cevap verdikten sonra çalışmalarını siyaset yelpazesinde oturdukları yere ve bunun yansıması tabanlarına göre gerçekleştirmelidir. Bunun aksine üretilen siyasetin
Siyasi Örgütlerde Örgütsel Bağlılık Örgütsel Sadakat ve Örgütsel Çatışma

Giriş Bütün kurumsal yapılarda olduğu gibi siyasi yapılarda da en önemli konulardan birisi kurumsal bağlılık ve sadakat konusudur. Özellikle ideolojik bir tabana dayanan siyasi oluşumların en temel unsuru “dava” olarak ifade edilen ve verilen mücadelenin “idealde ulaşılmaya çalışılan ana hedefi” şeklinde tarif edilebilecek olan ve zamanla başka unsurlarla da genişleyen vazgeçilmezlerinin olduğu bilinmektedir. İdeolojik tabanlı siyasi örgütlerin bütün organizasyonlarını da içine alarak, öncelikle ana çekirdek kadrodan başlayarak, halkayı dışarı doğru genişlettikçe esnekliği yumuşatmakla beraber kurum felsefesi ve kurum kültürü olarak kurumsal bağlılık ve sadakat konusuna önem verdikleri düşünülmektedir. Ayrıca ideolojik yapıların mensuplarının tabandaki bağlılık ve sadakat seviyesi yüksek mensuplarının özellikle bağlılığı yüksek ve sadık tabanda kitle partilerininkine kıyasla bilgi düzeyleri ile sorgulama ve tartışma kabiliyetlerinin daha gelişmiş olduğu düşünülmektedir. Bu noktadan hareketle, ideolojik yapılarda bakış açılarından kaynaklanan farklılaşmaların ve ayrışmaların da oldukça fazla görüldüğü bu durumun yapı içerisinde bir dizi çatışmalara yol açtığı bilinmektedir. Yaşanan bu gruplaşma ve çatışma durumu ise kurumsal bağlılık ve sadakat konularının özellikle ideolojik siyasi yapılarda ne denli önemli olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Yine ideolojik tabanlı siyasi organizasyonlarda bağlılık ve sadakat olgusunun söz konusu organizasyon bünyesindeki farklı kurumsal kimliği olan yapılara, hatta kişinin bu organizasyonlara mensubiyet bilincine göre de değişebildiği düşünülmektedir. Örneğin siyasi organizasyon içerisindeki siyasi partide olan esneklik derecesi ile organizasyon içerisindeki daha iç kurumlar olan gençlik örgütü veya başka yapılanmalardaki esneklik derecelerinin aynı olmadığı söylenebilir. Ayrıca siyasi organizasyonunun içerisinde yer alan değişik kurumların mensuplarının da ayrıca ilgili kurumların içerisindeki örgütsel bağlılık ve sadakat seviyelerindeki farklılığın da çeşitli çatışmalara sebep olabileceği düşünülmektedir. Örgütsel Bağlılık ve Örgütsel Sadakat Örgütsel bağlılık en kısa tarifiyle “bilinçli bir taraf tutma davranışı” olarak tanımlanmaktadır. Başka bir tanımda ise örgütsel bağlılık “bireyin örgütsel amaçları gerçekleştirmek için çaba sarf ettiği bir süreç” olarak tariflenmektedir. Yine örgütsel bağlılık “bireyin davranışları aracılığıyla faaliyetlerine ve örgüte olan ilgisini güçlendiren inançlarına bağlanması” olarak ifade edilmiştir. Ayrıca örgüte karşı bir psikolojik bağlanma olarak da tarifine rastlamak mümkündür. Genel olarak yapılan tanımlar dikkate alındığında örgütsel bağlılığın kişinin örgüt için kendi isteğiyle çalışmasını sağlayan olumlu bir davranış olduğu söylenebilir. Örgütsel bağlılığının sınıflandırılmaları incelendiğinde ise bir çalışmada ahlaki bağlılık, hesapçı bağlılık ve yabancılaştırıcı bağlılık olarak üç grup görülürken bir başka çalışmada ise devama yönelik bağlılık, uyum bağlılığı ve kontrol bağlılığı şeklinde sınıflandırıldığı da görülmektedir. Ayrıca ilgili çalışmalar incelendiğinde örgütsel bağlılıkla ilgili pek çok farklı sınıflandırma göze çarpmaktadır. Örgütsel sadakat incelendiğinde ilgili alan yazında yine pek çok tanım karşımıza çıkmaktadır. Öncelikle sadakatin tanımı üzerinde durulacak olursa sadakat en genel anlamda samimi ve sağlam dostluk, içten bağlılık, his ve duygularında sağlamlık, ihanet etmeme, hakikate uygunluk olarak tarif edilmektedir. Sadakat bir kişinin bir “davaya” pratikte, istekli ve tam olarak bağlanması şeklinde ifade edilmektedir. Burada dava ile tarif edilen, bir kuruma veya organizasyona, ideal bir olaya ya da ideal bir amaca bağlanmadır. Bir başka tanımda ise sadakat “içten bağlılık, sağlam ve güçlü dostluk” olarak ifade edilmektedir. Yine bir başka tanımda sadakat kavramı ‘geleneksel olarak bir ülkeye, bir nedene ya da bir bireye coşkulu bir şekilde bağlılığı tanımlamak için kullanılan bir sözcük’ olarak tanımlanmaktadır. Örgütsel sadakat kavramı en genel anlamda “duygusal adanmışlık” olarak ifade edilmektedir. Ayrıca örgütsel sadakat lidere mutlak güven içeren çeşitli inançları kapsarken, lideri takip etmeye yönelik istekliliği de ifade etmiştir. Bir diğer tanımda örgütsel sadakat kişilerin çıkarlarından öte bağlı bulunduğu örgütün çıkarlarını artırmayı ve bu çıkarlara aidiyet göstermeyi içeren üye davranışları olarak ifade edilmektedir. Örgütsel sadakat, öncelikle örgütü, örgüt dışındaki diğer bireylere karşı övmeyi ve dışarıdan gelen tehditlere karşı korumayı ve savunmayı gerektirmektedir. Ayrıca bunun yanında “normal olmayan koşullar altında dahi örgüte bağlı kalmayı” kapsadığı da düşünülmektedir. Yine örgütsel sadakatin, örgütün genel başarısı için fazladan zaman ve gayret etme, iyi niyet gösterme, örgüt içerisinde işbirliği ve takım ruhunu artırıcı faydalar da sağladığı önerilebilir. Ayrıca örgüt sadakati kapsamında kurumlarda mensuplar, içinde bulundukları ekip, grup veya topluluğu teşvik eder ve korurlar. Bu durum genel faydayı içeren işlere ilave olarak söz konusu ekip veya grubun gayret sarf etmeye gönüllü olmasını sağlayacak bir etki ortaya koyar. Öte yandan, aynı durumun gruplar arasında çatışmaya yol açacak olumsuz bir sonuç üretebileceği de dikkate alınmalıdır. Çünkü zaman zaman pratikte grupların önceliklerinin birbirlerinden hatta “dava”nın ve diğer bağlılık unsurları olarak görülebilecek “lider”in, organizasyonun ana omurgasını ifade eden “teşkilat”ın ve diğer pek çok örgütsel bağlılık ve sadakat gerektirecek unsurun önüne geçebildiği görülmektedir. Özellikle ideolojik tabanlı siyasi kurumlarda zaman zaman yaşanan bu durumun ise çatışmalara sebep olduğu düşünülmektedir. Kurumlara zarar veren bu çatışma durumundan kurumları kurtarmanın öncelikli koşulunun ise örgütsel sadakatin oluşturulması, sadakatin aranacağı unsurların açık bir şekilde tespit edilmesinin ve bu konunun bütün alt gruplar tarafından da kabulünün sağlanması gerekliliği olarak ifade edilebilir. Örgütsel Çatışma Çatışma, bireylerin yaşamının her anında varlığını gösteren bir durum olarak görülmektedir. İş ve aile hayatında, sosyal ilişkilerde, bireyin kendi iç dünyasında çatışma ile karşı karşıya kalınması muhtemeldir. Çatışma, sadece psikoloji ve yönetim biliminin değil aynı zamanda antropoloji, sosyoloji, ekonomi, siyaset vb. birçok bilim dalının da konusu olan önemli bir alandır. Türk Dil Kurumuna göre çatışma, aynı anda ortaya çıkan birbirine karşıt ya da eşit derecede çekici dilek ve isteklerin bireyde yarattığı ruhsal durum, birbirleriyle uyuşmayan dilek, istek ya da ereklerin yarışmasından ortaya çıkan üzücü ya da kıvanç vermekten uzak bilinç durumu, görüş ve kanıların aykırılığından doğan karşıtlık olarak tanımlanmaktadır. Çatışma bir çalışmada bir örgütte kaynakların birden fazla kişi ya da grup arasında bölüşülmesi ile yine bu kişi ya da gruplar arasında statü amaç, değer ya da uyuşmazlıklar olarak tanımlanmaktadır. Bir diğer çalışmada ise çatışma; çeşitli kaynaklar, güç, statü, inançlar, çıkarlar ve isteklere sahip olmak için gösterilen çekişme olarak görülen toplumsal bir süreç olarak tarif edilebilir. Çatışma iki veya daha fazla kişi veya grubun hedefler, istekler, amaçlar veya güdüler sürecinin temelde bir birine uyumlu olmaması şeklinde tanımlanır. Örgütsel çatışma, örgüt içerisinde iki veya daha fazla kişi ya da grup arasında kaynakların dağılımı ya da yapılacak aktivitelerin dağılımı ile yine bu kişi veya gruplar arasındaki statü, amaç, değer ya da algı farklılıklarından kaynaklanan anlaşmazlık veya uyuşmazlık olarak tanımlanır. Bir diğer tanımda ise iki veya daha fazla birey, grup ya da örgüt arasında çeşitli nedenlerle ve çeşitli derecelerde gelişen bir süreç olarak ifade edilmektedir. Örgütsel çatışmayla ilgili yaklaşımlar üç grupta toplanmıştır. Bunlar geleneksel, davranışsal ve etkileşimci yaklaşımlardır. Geleneksel yaklaşıma
31 Mart Mahalli İdareler Seçimi Sonuçlarının Değerlendirmesi

31 Mart 2019 tarihinde gerçekleştirilen Mahallî İdareler Seçiminin öncesinde yaşanmaya başlayan dış kaynaklı birtakım gerilimlerin seçim gününde de devam ettiği hatta seçim sonrasına da aksettiği görülmektedir. Her ne kadar gerilimlere sahne olsa da Türk seçmeni, seçim günü büyük bir katılım oranıyla sandık başına gitmiş ve iradesinin tecelli etmesi adına demokratik bir tavırda bulunmuştur. Seçmenin bu demokratik tavrının neticelerinin her şeyden önce beka bakımından ülkeye katkı sağlaması en önemli toplumsal beklenti olarak görülmeli ve neticenin ülke için hayırlara yol açması temenni edilmelidir. Bununla birlikte ortaya çıkan neticenin sağlıklı değerlendirmelerinin yapılması da gereklilik olarak görülmelidir. 31 Mart’ta gerçekleştirilen Mahalli İdareler Seçimi hem seçim atmosferi hem de sonuçları bakımından Türk Siyasi Tarihinde önemli bir konuma yerleşmiştir. Türkiye bu seçimlere girerken gerek bölgesel gerekse küresel anlamda siyasi ve ekonomik baskılara maruz kalıyordu. Bununla birlikte adeta belirli aralıklarla gerçekleştiği bilinen bir siyasal/sosyal dizayn çalışması süreci yaşanıyordu. Burada özellikle belirtilmesi gereken ilk nokta muhalefet partilerinin tutumu olarak düşünülmektedir. Çünkü bu tutum Türk demokrasisine ve seçmenine güveni bir kenara bırakan muhalefetin, Türkiye’de seçimlerin ve demokrasinin tarihini görmezden geldiği ve Türk vatandaşının en önemli kazanımlarından olan seçme hakkını nasıl ve hangi merhalelerden geçerek aldığını dahi bilmediği anlamına gelir ki bu da muhalefetin trajikomik hâlini gözler önüne sermektedir. Çünkü seçim sonuçlarında oluşan tablo seçim boyunca muhalefetin bu tutumunu boşa çıkarmış ve “Acaba ne amaçla bu tutum içinde dışarıya mesaj veriyorlar?” sorusunu akıllara getirmiştir. Bu durum ise oldukça vahim akla zarar bir anlayışla küresel bir satranç tahtasında en basit taş görevi yüklendiği gerçeğiyle bizleri karşı karşıya getirmektedir. Muhalefet, seçimlerde Türkiye’de demokratik kurum ve kuralların tasfiye edildiği, hukuksuzluğun arttığı yönünde eleştirilerini yoğunlaştırmış adeta ülke dışına bir yerlere selam çakar bir hâl ile seçim sürecine başlamıştır. Burada verilen mesajın hedefinin bir tarafı uluslararası kamuoyu iken diğer hedefi ve amacı ise seçim sonucunda oluşabilecek bir mağlubiyete önceden sebep arama ve seçmene yönelik bir algı oluşturma olarak değerlendirilebilir. Muhalefetin bu tezlerinin özellikle Batı Dünyası tarafından ciddi şekilde desteklendiğini de söylemek gerekir. Ancak seçim sonucunda gelinen noktada muhalefet partilerinin Türkiye’de demokrasi kültürü ve seçimler üzerine değerlendirmeleri başka bir boyut kazanmıştır. Muhalefet seçim kazandıkları büyük kentlerde hiçbir problemden bahsetmemesine rağmen hukuki anlamda sürecin devam ettiği ve hemen her seçimde de karşılaşılan seçim bölgelerinde ise yine aynı anti-demokrasi vurgusuyla süreci baltalamaya çalışmak istemesi bu demokrasi söylemlerinin ülke içinde bir seçim kazanma stratejisi, küresel boyutta ise bir yerlere mesaj gönderme gayreti olduğu düşünülmektedir. İktidar olmak gibi muhalefet etmek de siyasi partilerin en temel görevlerindendir. Elbette her parti seçimleri kazanmak, iktidara gelmek ve iktidarda kalmak ister. Lakin bir partinin seçim kazanma arzusu onu ülke içindeki rakip olduğu parti üzerinden ülkenin sistemini uluslararası alanda tartışmaya açma ve adeta “şikâyet etme” noktasına gelmemelidir. Rakip olduğu partiyi yermek adına ülkenin sistemini tartışmaya açmak, ülkede seçimlerin sağlıklı yürümediğini ifade etmek, demokrasinin olmadığı mesajını vermek bir ülkenin siyasi partisinin en son dillendireceği konunun bile olmaması gerektiği söylenebilir. Üstelik seçimin kazanıldığı yerlerde bu söylemlerin olmaması ancak kaybedildiği yerlerde bu söyleme başvurmak bahsi geçen durumun kendi içerisinde dahi çeliştiğini gözler önüne sermektedir. Seçmenler, 31 Mart’ta bir tarafta ekonomik göstergelerin bozulduğu diğer yandan ise bölgesel ve küresel açıdan dolaylı ya da doğrudan müdahalelerin etkisiyle önemli şekilde hissedilen beka endişesiyle yerel idarecilerini seçmek için sandık başına gitmiştir. Siyasi partiler ise bu seçimlerde özellikle büyükşehirler başta olmak üzere pek çok yerde, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin oylandığı referandum ve 24 Haziran 2018 genel seçimlerinde olduğu gibi ittifaklar oluşturmuşlardır. Bu ittifaklar Ak Parti ve MHP tarafından kurulan Cumhur İttifakı, karşısında ise CHP, İP, adı konulmamış ortak HDP ve diğer bazı partilerin desteklediği Millet İttifakı olarak görülmektedir. Seçim sonuçları İttifaklar açısından değerlendirildiğinde Cumhur İttifakının % 51,64’lük oy ile sistem referandumu ve 24 Haziran 2018 seçimlerinin sonuçlarıyla örtüşen, başarılı bir sonuçla seçimi tamamladığı söylenebilir. Ayrıca bu sonuç Türk seçmeninin Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini bir kez daha onayladığı, beka meselesinin var olduğunu gördüğü ve ülke yönetimini Cumhur İttifakına emanet ettiği şeklinde de değerlendirilmelidir. Bu sonuçlara bakıldığında “Seçimin tartışmasız galibi Cumhur ittifakıdır.” şekilde söylenebilir. Yine seçim sonuçları değerlendirildiğinde öncelikle muhalefetin iddia ettiğinin aksine demokratik kurum ve kuralların işlediği, Türkiye’nin demokrasi tarihinin birikiminin olumlu şekilde tecelli ettiği açık bir şekilde görülmektedir. Seçimler birçok il ve ilçede beklenmeyen sonuçların da ortaya çıktığı kıyasıya bir yarışa sahne olmuştur. Özellikle büyükşehirlerde ortaya çıkan sonuçlar, hem muhalefetin demokratik işleyişe yönelik eleştirilerini boşa çıkarmış hem de seçmenin oyunu nasıl bilinçli ve stratejik bir şekilde kullandığını göstermiştir. Örneğin, Ankara’da Büyükşehir Belediye Başkanlığı muhalefete geçerken 25 ilçenin 22’sinde ise Cumhur İttifakı kazanmıştır. Dolayısıyla Büyükşehir Belediye Meclisinde de çoğunluk yine Cumhur İttifakındadır. Yine İstanbul’da da Büyükşehir Belediye Başkanlığı muhalefete çok küçük bir farkla geçmiş, ancak 39 ilçenin 26’sında kazanan ve Büyükşehir Belediye Meclisinde de çoğunluğu elinde bulunduran Cumhur İttifakı olmuştur. Bundan başka Adana ve Mersin’de de ilçelerin büyük çoğunluğu Cumhur İttifakındadır. Şehirler açısından bu veriler, Türkiye’de muhalefetin demokratik bir şekilde siyaset yapmasının önünde bir engel bulunmadığını, seçmenin hür iradesiyle tercihini kullanabildiğini ve yönetimin seçimle değişmesinin mümkün olduğunu açıkça ortaya çıkarmıştır. Burada belirtilmesi gereken bir diğer husus da Cumhur İttifakının Türkiye geneli oy oranının 24 Haziran 2018 seçimlerine göre % 2 oranında azalışıdır. Burada özellikle seçim sahası tek tek değerlendirildiğinde sandığa gitmeyen AK Parti seçmenleri ve yine AK Parti teşkilatlarındaki mikro grupların iç siyasi çekişmelerin ve ekonomik problemlerden ötürü tercih değiştiren seçmenlerin varlığından bahsetmek mümkündür. Her şeyden önce yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen Cumhur İttifakının önemli bir başarı sağladığı da açıktır. Ancak bu durumu ısrarla bir başarısızlık olarak göstermeye çalışan ve seçim boyunca ortada olmayıp seçim sonucunda adeta bir yerlerden düğmeye basılmış gibi aynı ağızla koro hâlinde tekrar eden bir yapıyı da incelemek gerekliliği düşünülmektedir. Öncelikle bu değerlendirmeye Cumhur İttifakının bir seçim birlikteliği olmadığı ve seçim sürecinde oy oranı üzerinden yapılan pazarlıklarla şekillenmediği gerçeğini ortaya koyarak başlanılmalıdır. Cumhur İttifakı 15 Temmuz hain darbe girişiminin olduğu gece, başta bu ezberi tekrarlayan koro üyeleri ve onların bu ezberleri aldıkları FETÖ uzantılı siyasilerin ortadan kayboldukları, sonuç bekledikleri zaman ileriye atılan, sokaklara çıkıp mücadele eden Türk Milleti tarafından kendiliğinden hesapsız bir şekilde oluşturulmuştur. Seçim sonucunda bir ağızdan adeta ezberlenmiş söylemlerin tekrarı belirli köşelerde görülmektedir. Ana söylemleri ise “AK Parti ve MHP’nin oluşturduğu Cumhur İttifakı’nın başarılı olmadığı, AK Parti’nin MHP ile ittifaktan vazgeçmesi gerektiği, başarısızlığın ana nedeninin ise MHP ile ittifak yapılmış
Milliyetçi Hareket Partisi ve TÜRKAV İlişkileri Bağlamında Kurum Kültürü Üzerine Bir Değerlendirme

Turan ŞENER[*] 1.Türkiye Kamu Çalışanları Kalkınma ve Dayanışma Vakfı (TÜRKAV) Kısa adı TÜRKAV olan Türkiye Kamu Çalışanları Kalkınma ve Dayanışma Vakfı, 1985-1989 yılları arasında fikri ve örgütlenme çalışmaları tamamlandıktan sonra 6 Mart 1989 tarih ve 1989/90 sayılı Yenimahalle 4. Hukuk Hâkimliğinin kararı ile tüzel kişilik kazanarak Ankara’da kurulmuştur (http://www.turkav.org.tr/turkav-vakif-tarihcesi). 1989 yılında bir sivil toplum teşkilatı olarak ortaya çıkan ve kuruluş önceliğini kamu çalışanlarının ekonomik sorunları olarak belirleyen TÜRKAV, aynı zamanda ilk memur konfederasyonu olan Türkiye Kamu Sen’in kuruluşunda da öncü bir rol oynamıştır (Yazıcı, 2005: 102). Danıştay’ın 1990 yılında kamu çalışanlarına sendikal faaliyette bulunma hakkı tanıyan kararını benimseyen dönemin TÜRKAV yönetimi vakfı sendikaya dönüştürmüşlerdir (Gerşil, 1997’den Akt.Yazıcı, 2005: 86). TÜRKAV’ın 14 Eylül 1991 tarihinde gerçekleştirilen Genel İstişare Toplantısı’nda kamu çalışanlarının haklarının korunup yasal takibinin yapılabilmesi için sendikal faaliyetlerin gerekliliği tespit edilmiş ve yalnızca bu tür faaliyetlerde bulunmak üzere ayrı bir kuruluşun teşekkülüne öncülük edilmesi kararı alınmıştır (Bayar, 2006: 100-101). Danıştay’ın ilgili kararının yarattığı konjonktürü yapıcı bir anlayışla değerlendiren TÜRKAV’ın söz konusu yaklaşımı süreç içerisinde bünyesinden Türkiye Kamu Sen’in çıkmasını sağlamıştır. Bir sendikal organizasyonun temeli olduğu anlaşılan TÜRKAV’ın doktrinel anlamda Alparslan TÜRKEŞ tarafından kurulan ve siyasal alanda Milliyetçi Hareket Partisi, gençlik örgütlenmesinde de Ülkü Ocakları şeklinde beliren geniş yapılanmanın kamu sektörünü ilgilendiren yönünü karşılayan ve bu sektördeki Ülkücü Türk Milliyetçilerini bir araya getiren bir çatı kuruluş olarak tanımlanmasının yerinde olacağı düşünülmektedir. Bir başka açıdan bakıldığında da bünyesinden çıkardığı sendikal yapılanmanın aksine bir yan kuruluş olmayıp, ülkücü bir memur teşkilatı olduğu bilinmektedir. Özellikle 1980 sonrası dönemde Ülkücü Türk Milliyetçisi memurların toparlanmasında ve teşkilatlanmasında en önemli görevi ifa eden TÜRKAV, cezaevlerindeki Ülkücülere olan destekler, cezaevlerindeki ülkücülerin ailelerinin ihtiyaçları ve çocuklarının eğitimi, eğitimde gençlerin yönlendirilmesi gibi çalışmalar başta olmak üzere Türk Milliyetçisi Ülkücülerin zor dönemlerinde gerçekleştirdiği işlerle vazgeçilmez bir kuruluş halini almıştır. 2.Kurum Kültürü Kurum kültürü, kurumların organizasyonlarındaki faaliyet ortamının kilit unsurudur. Kurum içerisindeki diğer somut unsurların aksine soyut bir niteliğe sahip, görünmez değerler, ilkeler ve kurallar kümesi olarak tarif edilebilmektedir (Şener, 2013). Kurum kültürü, kurumların üzerinde yükselmiş oldukları zeminin temel ilke ve prensipleri olarak ifade edilmektedir (Sabuncuoğlu ve Tüz, 1998). Bir başka çalışmada ise kurum kültürü ile ilgili, kurumun kuruluş felsefesini, faaliyetlerini ve bu faaliyetlerin sonucunu belirleyen, beşeri unsurlar tarafından ortaya konan inanç, değerler, örf ve adetler ile diğer kişiler arası ilişkilerden elde edilen sonuçların tamamı şekilde ortaya konulmuştur (Becerikli, 2000). Kurum kültürünün, kurum içerisinde kuruma bir şekilde faaliyetlerini sürdüren üyelerin farklı bir kimlik kazanmasında ve kurum kültürünün etkisiyle kuruma daha çok bağlanmalarında etkili olduğu düşünülmektedir (Vural, 2003, s.41). Kurum kültürü ile kurumlar, oluşturdukları normların kurum üyelerince benimsenmesi kendisiyle üyeler arasındaki bağların güçlenmesine katkıda bulunur. Bu durum, kurum içi alışkanlıkların, davranış kalıplarının ve hedefe yönelik girişimlerin gerçekleştirilmesinde önemli bir unsur olarak belirmektedir (Şener, 2013). Kurum kültürünün doğal yollarla zamanla kendiliğinden oluşmasını tercih eden kurumlarda ise çeşitli davranış kalıpları, inançlar, değer ve ilkeler, semboller ve uygulamalar ortaya çıkmaktadır. Bunun yanında, kurum kültürü kurum üyelerinin dışında kurumun yapısından kaynaklanan bir takım özellikleri de içerisinde barındırmaktadır. Bunlar; kurumun tarihi, kurumun üzerinde yükselmiş olduğu değerler, inançlar, kuruma dair öyküler ve mitler, kurumun faaliyet süreci, adet ve gelenekleri ile kurum üyelerinden oluşmaktadır. Kurumların kendilerine has dokularından oluşan kurum kültürü, kurum üyelerinin imajını yansıtmakla birlikte kurumsal faaliyetler sürecinde hangi davranış kalıplarının benimsenmesi gerektiğini, faaliyet esnasında uyulması gereken temel ilke ve kuralların belirlenmesini ortaya koymaktadır (Kılıç, 2006, s. 107, Özgener, 2004, s.135). Sağlam temeller üzerine oturmuş bir kurum kültürü sayesinde kurumlar dış tehditlere karşı daha hızlı ve etkin önlem alabilecek ve bunun yanında oluşabilecek fırsatları da maksimum faydayla değerlendirebilecektir. Kurum kültürünün en temel özelliklerinden biri olan bu durum kurum yönetiminin olası kriz veya diğer durumlarda karar alma sürecini olumlu yönde etkileyecektir (Eren, 2003, s. 166). 3.Milliyetçi Hareket Partisi TÜRKAV ve Kurum Kültürü Türk Milliyetçiliği fikir hareketini benimsemiş her bir Ülkücünün teşkilatlanması amacıyla hemen her alanda yoğun çaba harcayan Milliyetçi Hareket Partisi lideri Devlet BAHÇELİ’nin maddi ve manevi desteklerinin TÜRKAV’ın kuruluşunda yadsınamaz bir önemi olduğu ve O’nun himayelerinde kurulduğu bilinmektedir. Kamusal alanda teşkilatlanmış dinamik bir yapı, Ülkücü Türk Milliyetçilerinin ve onların organizasyonel yeteneklerinin en büyük ispatı ve en önemli dayanak noktası olarak düşünülmektedir. Alparslan TÜRKEŞ’in gerek mesleki gerekse bireysel yeteneğinin öncülüğünde başlayan ve MHP Genel Başkanı Devlet BAHÇELİ tarafından da tavizsiz bir şekilde devam ettirilen teşkilatlanma ve teşkilat çerçevesinde hareket etme tutumunun Ülkücü Türk Milliyetçilerinin diğer kurumlarla olan farkı olarak kabul edilebilecek en önemli kurum kültürü öğesi olduğu değerlendirilmektedir. Milliyetçi Hareket Partisi, Ülkü Ocakları ve TÜRKAV başta olmak üzere her alanda çeşitli organizasyonlarla örgütlenen Ülkücü Türk Milliyetçileri, söz konusu bu teşkilatlanma ve teşkilatlı bir şekilde hareket etme geleneklerini “Lider-Teşkilat-Doktrin” felsefesiyle açıklamışlar ve bu konuyu kurum kültürlerinin olmazsa olmazı haline getirmişlerdir. Özellikle kitle iletişim kanallarının çoğalması ve erişilebilirliklerinin artması ile birlikte ülkelere ve ülkelerin siyasi organizasyonları başta olmak üzere hemen bütün önemli kurum ve kuruluşlarına siyasal mühendislik olarak nitelendirilebilecek, uluslararası boyutta olduğu düşünülen müdahalelerin yapıldığı izlenmektedir. Küresel gücü elinde tuttuğu ve tasarlayan ülke hüviyeti taşıdığı iddia edilen bazı ülkeler hariç Türkiye’nin de içinde bulunduğu hemen pek çok ülkede zaman zaman söz konusu bu müdahaleleri görmek mümkündür. Böyle zamanlarda müdahale edilebilmesi muhtemel ilk kurumlar ise ülkelerin yönetimine talip olan ve vatandaşların tercihleriyle bazen ‘iktidar’ bazen de ‘muhalefet’ görevini yerine getiren ve ülkelerin geleceklerinin tesisinde doğrudan etkili olan siyasi partilerdir. Bu açıdan Türkiye örneğinde özellikle son 30-40 yıldır siyasi örgütlere zaman zaman doğrudan diyebilecek kadar açık ama sıklıkla da uluslararası bağlantıların içerideki uzantıları tarafından yapılan dolaylı pek çok faaliyetle karşı karşıya kalındığı söylenebilir. Özellikle siyasi partilere çeşitli gayrı ahlaki metotlarla yapılan müdahaleler ile Gezi Parkı eylemleri başta olmak üzere ülke siyasi iklimini kaosa sürüklemeyi amaçlayan geniş tabanlı organizasyonların bunlara örnek teşkil ettiği düşünülmektedir. 2010 yılı ve sonrasının siyasi meseleleri kendi içinde ve birbirleriyle bağlantılı yaklaşımla incelendiğinde, ülkenin siyasi dengesini değiştirmek amacıyla başta siyasi partiler olmak üzere devletin stratejik kurumlarına karşı yapılan müdahaleler ile bunların belki de en önemlisi olarak beliren 15 Temmuz kalkışması, yukarıda bahsedilen müesses siyasi düzeni yeniden kurmayı amaçlayan müdahalelerin sistematik bir planla yapıldığını ve genelde ana planlayıcıların da Türkiye dışında kimi devletler ya da bunların desteklediği kurum veya kuruluşlar olduğunu ortaya koymaktadır. Yaşanan bu kaotik ortamda diğer partilere de zaman zaman müdahaleler görülmüş olsa da Milliyetçi Hareket Partisi’nin kurumsal