Edit Template

Devlet Toplum İlişkisi: Türk Toplum Yapısında Milli Kimlik İnşası

Giriş

Milli kimlik bir milletin tarih, kültür, dil ve din gibi ortak değerler ve yargılarının etrafında şekillenen kolektif aidiyet bilincini ifade eder. Bu açıdan milli kimlik sadece bir aidiyet biçimi değil, siyasal ve toplumsal bütünleşmenin temel yapı taşlarından biridir. Milli kimlik, kaynağını milletin tarihsel ve toplumsal tecrübesinden almakla birlikte, milletin varlığını sürdürme ve kendisini yeniden üretme mücadelesinde de işlevsel bir rol üstlenir. Aynı zamanda bu kimlik, bir milleti diğer milletlerden ayıran özgün faktörleri ihtiva etmektedir. Zira her milletin kendine has değerleri ve kültürel kodları bulunmaktadır.

Milli kimlik doğuştan gelen ve değişmeyen bir durumdur. Vatandaşlık değişebilen bir statü iken milli kimliğin değişmesi mümkün değildir. Sosyal zemindeki en üst kimliğin milli kimlik olmasından dolayı milli bilincin oluşması ve oluşturulması için milli kimliğe ihtiyaç duyulmaktadır. Aksi takdirde bir aidiyet ve mensubiyet ekseninden söz etmek mümkün olamayacaktır.

Selçuklular ve Osmanlılar döneminde devletin kurucu ve yönetici kesiminin Türkler tarafından oluşmasına rağmen Türklere özgü bir millet olma bilincinin temelde oluşmadığı görülmektedir. Bunun temel nedeni, her iki devletin de çok uluslu ve çok dinli imparatorluk yapısına sahip olmasıdır. Bu devlet yapılarında Türk Milleti’nin kurucu unsur olmasından kaynaklı devletin devamı yönünde üst kimliği benimsemiş olduğu da düşünülmektedir. Ayrıca Osmanlı’da kimlik ve millet kavramı Türklük üzerinden değil müslim-gayrimüslim ayrımı üzerinden oluşturulmuştur. Ancak Fransız İhtilali sonrasında Avrupa’da ortaya çıkan ve yayılan milliyetçilik düşüncesi, Osmanlı’nın çok uluslu yapısını derinden sarsmış; özellikle gayrimüslim topluluklar arasında imparatorluktan kopuş eğilimlerini güçlendirmiştir. Bu gelişmeler, Osmanlı’da “devleti kurtarma” eksenli yeni kimlik arayışlarını beraberinde getirmiştir. Birçok etnik faktörün Osmanlı’ya karşı bağımsızlık çabası ile ayaklanması süreci sonrasında küresel manada İmparatorlukların dağılması sonrasında, bu “devleti kurtarma” güdüsü ile birtakım reçeteler de hazırlanmıştır. Üç Tarz-ı Siyaset’i ya da Türkçülüğün Esasları’nı bu manada okumak olanaklıdır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun klasik döneminde inşa edilen güçlü merkezi ve üniter devlet yapısı, toplum–devlet ilişkilerini belirleyen temel unsurlardan biri olmuştur. Merkezin güçlü yapısından dolayı Osmanlılarda aristokratik gelenek olmadığı gibi eski geleneğin kalıntılarından olan aşiret aristokrasisi de erken dönem Osmanlıdan itibaren tasviye edilmiştir. Devlet, yeni ve imtiyazlı sınıfların ortaya çıkmasını engellemek amacıyla ekonomik ve siyasal güç birikimini sıkı biçimde denetlemiştir. Bu çerçevede, devletin birliği için tehdit oluşturabilecek zenginleşmelere ve iktisadi gücün siyasal güce dönüşmesine izin verilmemiştir.

Bu yüzden Osmanlı sistemi yerli bir burjuvaziyi ortaya çıkarmamıştır. Batı burjuvazisi şehirlerde ortaya çıkmış bir sınıftır. XI. yüzyıl Avrupa’sında klasik feodalite çözülürken şehirler bağımsız birimler halinde etkili birer güç odağı olmuşlardır. Bu olguyla burjuvazinin güçlenmesi birbirine bağlıdır. İslam ve Osmanlı şehirleri, merkezden bağımsız bir siyasal ve ekonomik yapı geliştirmemiştir. Merkezi yönetimin farklı toplumsal kesimler üzerindeki güçlü kontrolü, özellikle imparatorluğun çözülme sürecine kadar burjuvazinin oluşumunu engelleyen temel faktörlerden biri olmuştur. Yine bu yüzden iktidarın bölünmemesi ve parçalanmaması devleti oluşturan ve klasik dönemi ortaya çıkaran en önemli olgudur.

Tarihsel süreçte, Selçuklulardan Osmanlılara geçişte farklı alanlarda devamlılığı sağlayan dört önemli sosyal zümre bulunmaktadır. Bunlar; Ahiler, Gaziler, Abdallar ve Bacılardır. Ahiler, Anadolu’da iktisadi hayatın düzenlenmesinde, Gaziler, askeri faaliyetlerin yürütülmesinde, Abdallar, kültür ve eğitim faaliyetlerinin yaygınlaştırılmasında belirleyici roller üstlenmişlerdir. Abdallar, Anadolu’nun ıssız ve ücra yerlerine giderek yol, su, ışıklandırma hizmetlerine katkıda bulunmuş, tarımsal üretim geliştirmeye yardımcı olmuş, tekke ve zaviyeleri kurarak, kültür merkezi oluşturma ve bölgeye canlılık sağlamaya öncülük etmişlerdir. Türkleştirme ve İslamlaştırma politikalarında da yeri olan Abdallar sosyal kimlik inşasında önemli katkılar sunmuşlardır. Bacılar ise yukarıda bahsedilen sosyal zümre faaliyetlerinin kadınlarla ilgili yönlerini teşkilatlandırmışlardır. Bacılar olarak adlandırılan sosyal zümre erkekler gibi savaşlara katılır, dokuma faaliyetlerinin yürütür ve eğitimle de ilgilenirlerdi. Bu zümreler halkın hem sosyal kimlik kazanmasını sağlamış hem de siyasal alanda bir varlık gösterebilmelerinin yolunu açmıştır. Anadolu’da bugün görülen toplumsal düzende özellikle bu temel unsurların izleri hala canlı bir şekilde görülmektedir. Söz konusu unsurlar Anadolu, Balkanlar ve Ortadoğu’nun ilmek ilmek işlenerek vatan yapılmasında en temel yapı taşları olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bireyden Topluma Aidiyet ve Milli Kimlik

Siyaset psikolojisinde de önemli bir yer tutan “siyasal varlık” rolüyle bireyi etkileyen en temel unsurlardan birisi “biz” ve “onlar” ayrımı olmuştur. Söz konusu bu ayrım bireylerin belirli sosyal gruplar içerisinde kendisini anlamlandırmasını sağmaktadır. Bu durum aidiyet fikrini ortaya çıkarmaktadır. Her bireyde farklı olduğu bilinen aidiyet hissi özellikle kimlik inşasında oldukça önemlidir. Kimlik, kişilerin içerisinde bulundukları gruplarla olan ilişkisini ve bu gruplardaki görevlerini, gruplara olan bağlılık düzeylerini belirleyen en temel unsurdur. Bu noktada aidiyetten başlayan bireysel hissin sosyolojik manada içinde yaşanılan aileden millete kadar uzanan gruplar içerisinde toplumsal bir kimlik ile bireyi oluşturduğu söylenilebilir. Bu durum bir arada yaşayan bireyleri ortak değerlerler etrafında birleştirmek için kimlik inşa sürecinin devlet tarafından yürütülmesini ortaya çıkarmaktadır. Özellikle Fransız İhtilali ile ulus devlet anlayışının benimsenmesinden sonraki süreçte milli kimlik inşası süreçleri devletler için önem kazanmıştır. Bu süreçte tarih, eğitim ve dil politikaları oldukça önemli enstrümanlar olarak görülebilir.

Osmanlı İmparatorluğunda 17. Yüzyıldan itibaren yaşanan olumsuz durum ve toprak kayıpları askeri alanda reform yapılma ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Ancak ordu, ulema ve yerel otoritenin bu yeniliklere olumsuz tepkileri sonucu istenen hedeflere ulaşılamamıştır. İlerleyen dönemde İmparatorlukta devam eden gerileme sorunun sadece askeri alanda olmadığını ortaya koyulmuştur. Tanzimat fermanı ile birçok yeniliğe imza atılmış batılılaşma/modernleşme çabaları çok net bir şekilde başlamıştır. Tanzimat ile ikinci sınıf vatandaş konumunda bulunan gayrimüslimlere eşitlik ilkesi çerçevesinde eşit haklar verilmiş ve bir babanın çocukları olarak tüm Osmanlı halkını eşit tebaa olarak görmeye çalışmıştır. Ancak tüm çabalara rağmen etnik ayrılığa engel olunamamıştır. Şüphesiz bu durumda uluslararası politikada 18. Yüzyıldan itibaren başlayan gelişmelerin etkisi olmuştur.

Öyle ki Osmanlı İmparatorluğu, Fransız İhtilali sonrası ortaya çıkan milliyetçilik anlayışının etkisiyle, farklı etnik ve dini topluluklar arasında artan ayrılıkçı eğilimlerle karşı karşıya kalmıştır. Osmanlı devleti kendisine bağlı milletlere din ve etnik köken fark etmeksizin aidiyet duygusunu entegre etmek için ilk olarak “gelenekselcilik” anlayışıyla bütünleşik olarak yeniden eski ihtişamlı günlere dönmenin yolunun “Osmanlıcılık” idealinde birleşme olduğu düşüncesiyle yeni bir anlayış olarak ortaya çıkarmıştır. Ancak ortaya çıkarılan bu ideal, Osmanlının çok uluslu yapısında oluşan sorunları ortadan kaldırmak yerine devlete bağlılığı önemseyen bir ideal olmasından dolayı oldukça yapay bir üst kimlik olarak algılanmıştır. Osmanlılık düşüncesinin çok uluslu imparatorluk yapısında taban bulmaması üzerine yine ülkeyi bir arada tutabilmek ve devleti toparlayabilmek adına benimsenen bir diğer düşünce ise “İslamcılık” idealidir. Bu ideal de amaçlanan duygusal buluşma ve Halifelik kurumu etrafında ümmet temelli bir aidiyet ise yine imparatorluğun mevcut nüfus yapısında var olan gayrimüslimlerin varlığı elde etkileri iktisadi ve uluslararası ilişkiler temelli siyasi konumdan ötürü anlamlı bir karşılık bulamamıştır.

1919-1922 yılları arasında gerçekleşen Millî Mücadele dönemi, Osmanlı İmparatorluğu’nun fiilen sona erdiği ve yeni bir siyasal topluluğun temellerinin atıldığı tarihsel bir kırılma noktasıdır. Anadolu’nun işgale uğraması, yalnızca bir toprak kaybı değildir. Bu gelişme, aynı zamanda Osmanlı siyasal kimliğinin varlığının da ciddi bir şekilde sorgulanmasına yol açmıştır. Tüm baskılar ve işgaller gölgesinde ortaya çıkan Millî Mücadele, askeri bir direniş hareketi olmanın ötesinde, yeni bir millet ve devlet anlayışının şekillendiği siyasal bir süreç olarak değerlendirilmelidir. Bu dönemde “millet” kavramı, Osmanlıdan farklı olarak daha somut ve siyasal bir anlam kazanmıştır. Millî Mücadele söyleminde millet, Anadolu’da yaşayan, ortak bir kaderi paylaşan ve bağımsızlık için mücadele iradesi gösteren topluluk anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Erzurum ve Sivas Kongreleri ile Büyük Millet Meclisi’nin açılması, milli irade ve halk egemenliği kavramlarının siyasal meşruiyetin temel kaynağı haline geldiğini göstermektedir. Böylece padişah merkezli egemenlik anlayışından, millete dayalı egemenlik anlayışına doğru önemli bir zihinsel dönüşüm yaşanmıştır. Günümüzde anlaşılan Türk milli kimliğinin temelleri de bu dönemde şekillenmiştir.

Millî Mücadele döneminde milli kimlik, etnik ve kültürel köken vurgulardan ziyade ortak vatan, bağımsızlık ve egemenlik ideallerini paylaşan kimseler tanımı etrafında şekillenmiştir. Bu tercih, Anadolu’daki farklı toplumsal kesimleri aynı siyasal hedef doğrultusunda birleştirmeyi amaçlayan bir yaklaşım olmuştur. Ancak bu yaklaşım, esasen Müslüman halkı merkeze alan bir çerçeveye sahiptir. Dolayısıyla Millî Mücadele dönemi, Cumhuriyet döneminde daha belirgin hale gelecek olan milli kimlik anlayışının geçiş evresi niteliğini taşımaktadır. Türk milliyetçiliği milli mücadele döneminde şekillenmekle kalmayıp bir itici güç olarak da varlık göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile Cumhuriyet kadroları, Osmanlı’nın çok dinli ve çok etnisiteli imparatorluk yapısının yerine, laiklik ve vatandaşlık esasına dayalı bir ulus-devlet modeli benimseyen bir yapıda oluşturulmuş, milli kimlik devlet eliyle sistematik biçimde inşa edilmiştir. Bir başka deyişle milli kimlik, etnik ya da dini aidiyetlerden ziyade, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı temelinde tanımlanmaya çalışılmıştır.

Gelişen şartlar karşısında özellikle de İmparatorluğun içinde bulunan diğer unsurların yoğun bir şekilde etkilenmesi neticesinde görülen milliyetçilik anlayışı, Tanzimattan sonra başlayan modernleşme hamlelerinin neticesinde yetişen (çoğunlukla askeri olmak üzere) askeri ve sivil eğitimli neslin ve aydın zümrenin I. Dünya savaşı sonrasında din temelli kimlik arayışından ve ortak Osmanlı kimliğinin benimsenmesini öngören Osmanlıcılık anlayışından uzaklaşılmasını  soy ve kültür temelli bir ideal olan “Türkçülük” çevresinde yeni bir milliyetçilik anlayışı etrafında birleşerek bir kimlik inşasının başladığı görülmektedir. Bu kimliğin oluşturulma sürecinde tarih, dil ve coğrafya esas alınmış, milli duygular etrafında bir milli birlik/kimlik oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu süreç Cumhuriyetin kuruluşuna kadar etkili bir şekilde Kurtuluş Savaşı mücadelesinin toplumsal kabulü sürecinde etkin bir şekilde kullanılmış ve Anadolu’da vatandaşın mücadeleye tüm varlığıyla desteğinin alınması sağlanmıştır. Türk Milleti’nin kurtuluş mücadelesine tam desteği sağlandıktan sonra elde edilen zafer sonrası Türk Devleti’nin yeni yönetim şekli “Cumhuriyet” olarak benimsenmiş ve bu süreçte aidiyet temelli milli kimlik inşası ulus-devlet anlayışıyla da bütünlük sağlayarak net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bu dönemde yukarıda da belirtilen Tanzimattan hatta ilave olarak bazı kaynaklarda da belirtildiği üzere Lale Devrinden itibaren başlatılan modernleşme hamleleri başka bir merhaleye evrilmiştir.

Bu yeni dönemde gerçekleştirilen modernleşme çabaları ile bütünleşen milli kimlik inşa süreci milli kimlik boyutunda kabul görmüş lakin modernleşmenin başlangıç noktasında benimsenen Ziya Gökalp’in hars-medeniyet ayrımından uzaklaşılıp topyekûn modernleşme hamlesinin benimsenmesi vatandaşın uygulanan yeni düzenlemeleri benimsememeye ve hatta karşı durmasına sebep olmuştur.  Vatandaşın geleneksel değerlere bağlanıp bunları değiştirmeye yanaşmaması ve dolayısıyla modernleşme karşıtlığı ve ilgisizliği nedeniyle yukarıdan etkiyle ani bir şekilde modernleştirme projesi, Türkiye’deki modernleştirici seçkinlerin II. Meşrutiyet’ten itibaren değişmeyen projesini oluşturmuştur. Bu ise, zihinsel ve toplumsal değişimlerin hazmedilememesine ve dolayısıyla bazı uygulamaların kalıcı olamamasına neden olmuştur.

Sonuç Yerine

Köklü bir devlet geleneğine sahip olan Türk Milleti, Milli Kurtuluş Savaşının ardından Türk Devleti’nin yönetim biçimini cumhuriyete devlet modelini ise imparatorluktan ulus devlete dönüştürmüş ve Türk Milliyetçiliği etrafında birleşerek yeni bir milli kimlik inşa etmiştir. Bu yeni oluşan milli kimlik anlayışı dünün imparatorluk anlayışına karşı olmayıp ondan beslenen ve oradan aldığı alt yapıyla yeni şartlara adaptasyon olarak değerlendirilmelidir. Dolayısıyla burada tamamen bir” kopuş”tan değil, tarihin kendi faktörleri dahilinde bir “sürekliliğinden” söz edilmelidir. Esas olan Türk devletin varlığının devamı yani kadim ebet müddet devlet anlayışı ise her bir dönemde şartlara uygun olan bu farklılıklar birbirinin karşıtı değil bütünün birer parçası olarak görülmelidir. “Devletin devamı Milletin refahı” için yürütülen çalışmalar yukarıda ortaya konulmaya çalışılan her dönemde görüldüğü gibi bugünde başka bir aşamada başka şartlarda ama aynı amaçta yürütülmektedir.

Sözün özü, 15 Temmuz hain darbe girişimi sonrası Aziz Türk Milleti tarafından sokaklarda kuruluş meşalesi yakılan Cumhur İttifakı’nın bu tarihten sonraki adımlarında Türk Devleti’nin bekası ve Türk Milleti’nin refahı olduğu görülmektedir. Özellikle son dönemlerde etrafımızda yaşanan Kıbrıs merkezli Akdeniz, Suriye ve Kudüs merkezli Ortadoğu ve İsrail Terör devleti sorunları, İran’da yürütülmeye çalışılan operasyonlar, Devlet Bahçeli’nin ve Cumhur İttifakının “Terörsüz Türkiye” temelinde vurguladığı iç cephe mesajının önemini bir kez daha ortaya çıkarmıştır. Bu noktada yüz yıllardır bir tarihi süreçten damıtılarak gelen ve işlenen, üzerinde çalışılan milli kimlik inşasının her dönemde neden önemli olduğu net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Aynı zamanda yine Lider Devlet Bahçeli’nin bir Ülkücü Türk Milliyetçilerine bir hedef olarak gösterdiği 2053 ve 2071 temelli Türk ve Türkiye yüzyılı ulaşmak amacıyla bugünden yürütülen politikalarda gündeme getirdiği yeni bir milli kimlik inşasını da bu çerçevede değerlendirmenin yerinde olacağı düşünülmektedir.

 

Yararlanılan Kaynaklar

Akça, H., (2016) Tarihî Romandan Millî Kimliğe: Sarıkamış/Beyaz Hüzün, Hikmet – Akademik Edebiyat Dergisi, 4: 66-87.

Aslan, S., & Alkış, M. (2015). Osmanlı’dan Cumhuriyete Geçişte Türkiye’nin Modernleşme Süreci: Laikleşme ve Ulusal Kimlik İnşası. Akademik Yaklaşımlar Dergisi, 6(1), 18-33.

Aydoğdu, N., (2021). Osmanlı Kimliğinden Türk Ulusuna: Modernleşen Türkiye’de Milli Kimlik Politikaları. Belgi Dergisi, no. 21: 59-72. https://doi.org/10.33431/belgi.815625.

Durgun, Ş. (2020). Türk Ulusal Kimliğinin Dönüşümü ve Yeni Osmanlıcılık. Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, 4(2), 299-316. https://doi.org/10.30692/sisad.735977

Imıl, M., (2019), Cumhuriyetin Milli Kimlik İnşası ve Dil Özelinde Dini Reformasyon Çabaları. Dini Araştırmalar 22/56: 409-428. https://doi.org/10.15745/da.589378.

Karakoç, E., Yıldırım, U. H. (2021). Osmanlıdan Cumhuriyete Kültür Varlıklarının Milli Kimlik Üzerinde Etkisi. Türk İslâm Medeniyeti Akademik Araştırmalar Dergisi, 16/31: 31-52

Şahin, A. M. (2019). Millî Mücadele’den Millî Kimlik İnşasına: Ateşten Gömlek. Türkiyat Mecmuası, 29, 151-168.

Şener, T. (2022). Türkiye’nin Toplumsal Yapısı Ders Notları.

Tetik, M. O., (2017). Türk Dünyası Ortak Kimliği İnşasında Söylem Stratejileri, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, 17/1: 37-50

Yalçın, Semih, E. (2022). Türk Kimliği, Düşünce Dünyasında Türkiz, 2(10), 133-148.

Yılmaz, A. N., ve Zeren D., (2025). Türk Ulusal Kimliği ve Cumhuriyet Dönemindeki Milli Kimlik İnşası. Türk Dünyası Araştırmaları, Cilt: 137, sayı: 27: 227-62. https://doi.org/10.55773/tda.1524800.

Zencirkıran, M. (2022). Dünden Bugüne Türkiye’nin Toplumsal Yapısı, Dora Yayıncılık, Bursa.

 

Sosyal Ağlarda Paylaş