Cumhur İttifakı’nın Doğuşu: 15 Temmuz Sonrası Milli Siyaset Dengeleri

Her gecenin bir sabahı, her şerrin neden olacağı bir hayır vardır. Devlet Bahçeli, 31 Mayıs 2011, X Türk siyaset tarihinin son çeyreğindeki en önemli gelişmelerden biri şüphesiz ki 15 Temmuz FETÖ darbe girişimidir. 1970’lerde masum ve makbul bir cemaat kisvesiyle beliren örgüt, özellikle 12 Eylül darbesinden sonraki süreçte devlet içinde etkinlik alanı elde etmeye yönelmiştir. Nitekim bu girişim, 90’lı yılların tamamında planlı ve sürekli bir çerçevede devlet teşkilatının ordu, emniyet ve yargı gibi kritik organlarına yerleştirilen militan şakirtleriyle belirli bir seviyeye ulaşmıştır. Devlet yerine cemaati önceleyen, Türk bayrağından çok FETÖ elebaşının mendilini kutsayan bu münafık sürüsü nihayetinde 15 Temmuz’da son şovunu yaparak Türk devletinin gücünü sınama gafletinde bulunmuştur. Türk milleti, bu hain ve hayasız saldırıda sinmemiş, sokaklara dökülerek sesini yükselttiği gibi bedenini de siper etmekten çekinmemiştir. Birilerinin tiyatro diyerek karşısında kahve yudumladığı bu destansı mücadele, cumhuriyet tarihimizin belki de en çetin ve en önemli sınamalarından birisi olmuştur. Aziz milletimizin iradesi, Cumhurbaşkanımızın dirayeti ve lider Devlet Bahçeli’nin ferasetiyle bütünleşerek devlet üzerinde güç vehmeden her türden cemaat, çete, klik veya örgütün tasfiyesine yönelik güçlü ve taze bir zeminin teşekkülünü sağlamıştır. Darbe teşebbüsünün püskürtülmesi tek başına bir vaka olmanın ötesine geçerek geleceğe yönelik yeni bir siyaset mimarisini de talep eden güçlü bir kitlesel çağrıya dönüşmüştür. İşte Cumhur İttifakı bu çağrıya karşılık bir cevap mahiyetinde inşa olunmuştur. Lanetli gecenin karanlığından hayırlı sabahın aydınlık ufkuna… 15 Temmuz hain darbe girişimi, Türk siyasetinde yerleşik kalıpları kırmış, çoğu zaman anlamlı ve verimli sonuçlar vermeyen paradigmaları da değiştirmiştir. Bunlardan biri de kuşkusuz millet iradesinin Türk devlet yönetimine tam ve kâmil anlamda yansımasında kaydedilen açık ve kesin gelişmedir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nden önceki idari modelde meşruiyetini seçimle kazanmış olsa da başbakanlık makamı çoğu zaman hiyerarşideki konumu itibariyle cumhurbaşkanlığına kıyasla ikincil seviyede algılanmıştır. Bu durum çoğu zaman halk iradesiyle seçilmiş başbakan ile meclis kararıyla belirlenen cumhurbaşkanı arasında ast-üst ilişkisinden yetki karmaşasına kadar bir dizi sorunu beraberinde getirmiştir. Nitekim bu hususla ilgili 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer dönemi vaka örnek açısından oldukça zengindir. Söz konusu sorunlardan belki de en absürdü başbakanlık yetkisinin Cumhurbaşkanınca ilgililerden birine tevdi edilmesidir. Evet, genelde en çok oyu almış parti genel başkanına bu yetkinin verilmesi yerleşik bir norm haline gelmişti; ancak bunun gözetilmediği veya tavsadığı dönemlerin de yaşandığı unutulmamalı. Özellikle Refah-Yol hükümetinin öyküsü bu bağlamda aydınlatıcı olacaktır. Dolayısıyla bu model millet iradesinin Türk devlet sistemine taşınmasını bir aracının inisiyatifine bırakmıştır. Sandıktan meşruiyetini alan ve haklı olarak bununla uyumlu güçlü ve yetkili olmayı bekleyen başbakan, daha yolun başında cumhurbaşkanının kendisine görev tebliği yapıp yapmayacağı bilmecesini çözmekle sınanmaktaydı. Diğer yandan, meclis kararıyla belirlenen cumhurbaşkanı doğrudan devleti temsil eden üst kademe organdı. Diğer bir ifadeyle, şöyle bir algı epey yerleşikti: başbakan milleti, cumhurbaşkanı devleti temsil ederdi. Devlet-Millet ikiliğine yol açan bu durum, devlet kademelerinde kısır ve vahim kamplaşmalar doğurarak devlet işlerini mecrasından saptıran vahim ve tehlikeli bir psiko-politik silaha dönüşmüştü. Başbakan-Cumhurbaşkanı denkleminde devlet temsil makamı olması dolayısıyla kimi zaman cumhurbaşkanına göre pozisyon alan bürokratik kademeler hükümet politikalarına muhalefet edebiliyor veya bunların devreye alınmasında sorun çıkarabiliyordu. Milli iradenin devletin ruhunda bütünüyle karşılık bulmadığı bu mekanizma, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle lağvedilmiştir. Cumhur İttifakı’nın denge değiştiren en güçlü hamlesi, devlet teşkilatını aziz milletin söylediği gibi, onun görmek istediği mimaride yeniden tamir ve tanzim etmiş olmasıdır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini ele alırken öncelikle parlamenter sistemin yarattığı siyaset ve ekonomi başta olmak üzere pek çok yönetim alanını kapsayan krizlerin iyi irdelenmesi gerekmektedir. Çünkü siyaset kurumunun çözüm bulamadığı bu krizlerin acı faturasını her zaman millet ödemiştir. Bu acılar milletin sırtına birer yük olarak kalmıştır. Öncelikle, siyaset kurumunun en temel sorunu bir türlü oturmayan “uzlaşı kültürü”dür. MHP, kuruluşundan bugüne başta kriz dönemleri olmak üzere pek çok zaman çözüm odaklı bir yaklaşımla millet iradesinin lehinde siyaset üreten, siyasi kazanımlardan öte millete hizmeti her şeyin üstünde gören bir anlayışı benimsemiştir. Nitekim geçmiş dönemlerde yürütülen koalisyon hükümetlerinde gerek MHP gerekse lider Devlet Bahçeli üzerine düşen sorumluluğu fazlasıyla yerine getirmiştir. Sadece 1999 seçimleri sonucunda oluşan 57. Cumhuriyet Hükümeti döneminde sergilenen özveri bile Türk siyasi tarihinde “uzlaşı kültürü” konusunda ders niteliği taşımaktadır. Benzer biçimde Milliyetçi Hareket Partisi ve lider Devlet Bahçeli, yine 2007 yılında yaşanan Cumhurbaşkanlığı seçim krizinde millet iradesinden yana olan çizgisinden sapmadan milletin seçimlerde verdiği sorumluluğun bilinciyle meclis oturumuna katılarak yeni bir vesayet krizini önlemiş, meclisin üstünde başka hiçbir gücü tanımadığını ortaya koymuştur. Ancak siyasette uzlaşı kültürünün oturması konusu tek başına MHP’nin ve lider Devlet Bahçeli’nin yürütebileceği bir mesele değildir. Hal böyleyken uzlaşı kültürünün yerleşmesi ve gelişmesi Türk siyasetindeki partilerin uzlaşıya uygun davranış kalıplarını benimsemesiyle mümkündür. Bu minvalde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin de Türk siyasetinde uzlaşı sorununa sistematik bir çerçevede çözüm kazandırdığı vurgulanması gereken bir başka boyuttur. Millete göre ve millet için yeniden düzenlenen devlet mekanizması kadar önemli bir diğer husus da Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin siyasetin meşruiyet tabanını önemli ölçüde genişletmiş olmasıdır. Önceki modeldeki seçimlerde ülke barajına takılan farklı siyasi fikir veya kliklerin söylemlerini duyurmaları, aktüel siyasetin içinde etkin birer aktör olarak öne çıkmaları oldukça zordu. Buna karşın, cumhurbaşkanlığının %50 + 1’lik oy oranıyla tespitini öngören bu sistem, farklı toplum kesimlerinin mutabakatını gerektiren, oldukça geniş tabanlı bir konsensüsü hedefleyen bir anlayışı benimsemiştir. Bu da toplumdaki farklı fikirlerin ve grupların birbiriyle konuşmasını, ortak paydada buluşmalarını, böylece hep birlikte büyük resmi meydana getirmelerini sağlamıştır. Tabi, burada temel yaklaşım milletin menfaatleri lehinde bir duruşta karar kılınmasıdır. Cumhur İttifakı’nın süreç boyunca çalışma düzenine bakıldığında pazarlık veya koltuk paylaşımı gibi konuları bütünüyle bir kenara bırakıp eser ve hizmet üretimine, bunun yanında mili güç ve refah arttırımına odaklanan bir ideali benimsediği görülecektir. Sistemin bu tabiatı, seçim sonuçları bağlamında aziz milletimizin takdiriyle karşılanmasına rağmen başta CHP olmak üzere bazı siyasi partiler tarafından hala hakkıyla anlaşılamaması da trajik bir vakadır. Son cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Altılı Masa’nın kumarbazları milletin gündeminden çok kendi ikballerini merkeze alan bir siyaset madrabazlığında debelenip kalmıştır. Kendi nam ve lehlerine hesap yapmaktan milletin derdini ıskalayan bu güruhun geçmişten ders aldıklarını gösterir bir emare de izlenmemektedir. Hayr Görünen Şerden Şer Görünen Hayra Giden Yol Şu hakikati yeri gelmişken vurgulamak ve bir hakkı sahibine teslim etmek elzemdir. Bir zamanlar hain FETÖ’nün ısrarla pompalanan makul, makbul ve masum yüzüne bırakın itibar etmeyi, şöyle kurusundan bir selam vermekten şeytandan kaçar gibi uzak durmuş bir camia varsa, o da Milliyetçi Ülkücü Hareket ve