“Kıbrıs bir adadan çok daha ötesidir. Kıbrıs Doğu Akdeniz’deki sancak, Türk milletinin can damarı, Türk istiklal ve varoluş ruhunun siyasi, stratejik ve jeopolitik misyonudur. Kıbrıs’ın güvenliği ve geleceği Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenlik ve geleceğiyle bir ve aynıdır. Bu kapsamda Kıbrıs Türk’tür, hep de böyle kalacaktır.
Devlet Bahçeli, 21.10.2025, TBMM Grup Toplantısı
Akdeniz uygarlığı, dünya tarihi açısından siyasi, kültürel, ekonomik ve ticari alanlarda başlangıç noktası kabul edilebilecek merkezi bir konumda yer almaktadır. Şüphesiz, Kıbrıs adası da Doğu Akdeniz olarak tanımlanan bölge açısından jeopolitik önemi yüksek bir alanı temsil etmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne değin Kıbrıs adasında destansı zaferlerimiz söz konusu olduğu gibi, acı ve hüzün dolu anlara da şahitlik edilmiştir. Özellikle Kıbrıs meselesinde şu tarihi anekdot konunun önemini ortaya koyması açısından dikkate alınmaya değerdir. İnebahtı bozgunundan sonra Sokullu Mehmet Paşa Venedik Elçisine; “Siz donanmamızı yakmakla bizim sakalımızı tıraş ettiniz. Biz ise Kıbrıs’ı almakla sizin kolunu kopardık. Tıraş edilen sakal sonrasında daha gür çıkar ama kesilen kol asla yerine gelmez.” Bu olay Türkiye açısından düşünüldüğünde dün Kıbrıs’ın önemini nasıl ortaya koyuyorsa bugün de bundan farklı bir öneme sahip değildir. Yani Kıbrıs Türkiye için kritik öneme sahip temel bir meseledir. Ayrıca Kıbrıs’ın öneminin 1947 yılında Paris Antlaşması ile On İki Adanın ve Rodos’un tamamen Yunanistan’a bırakılması vakasıyla daha da arttığı bilinmektedir.
Kıbrıs adası ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, tarihsel eksende olduğu gibi Soğuk Savaş sürecinde de Türk dış politikasının temel gündem maddelerinden birisini temsil etmiştir. Öyle ki Türk milletinin hafızasında her daim yer alan “Ayşe tatile çıksın” emri ile gerçekleştirilen Kıbrıs barış harekâtı bu dönemdeki en kritik noktalardan birisi olmuştur. Türkiye de her daim hem Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin çıkarlarının hem de Kıbrıs Türklüğünün varlığının ve muhafazasının destekçisi konumunda yer almıştır. Ancak ada üzerindeki emperyal rekabet hiçbir zaman sona ermemiştir. Örneğin İngiltere’nin Güney Kıbrıs odaklı politikaları, Yunanistan’ın uluslararası hukuku tanımayan girişimleri belirgin birer örnektirler. Ayrıca 2004 yılında Avrupa Birliği’nin beşinci genişleme sürecinde Güney Kıbrıs’ı tam üye olarak kabul etmiş olması süreci daha da girift bir hale getirmiştir. Aynı dönemde “Annan Planı”nın gündeme gelmesi de bu açıdan bir başka perspektifi temsil etmiştir.
Kıbrıs Rum Kesiminin “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak 2004 yılında AB’ye üye olması ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınmaması Türkiye-AB İlişkilerinde her dönem tartışma konusu olarak görülmüştür. Bu son durum da Türkiye-AB ilişkilerinin neredeyse donma noktasına gelmesinde önemli bir merhale olarak değerlendirmektedir. AB tarafı Türkiye’yi adada işgalci olarak ele almakta ve KKTC’yi uluslararası nitelikte sadece Türkiye ile ilişkisi olan bir yapı olarak tarif etmektedir. Türkiye-AB ilişkilerinin ilerlemesi Kıbrıs boyutunda mümkün görülmezken CHP’nin hem seçim dönemlerinde parti programlarında hem seçim beyannamelerinde hem de seçim dışı dönemlerde propaganda faaliyetlerinde ısrarla AB ile olan müzakerelerin devam edeceği ve tam üyeliğin elde edileceği söylemini ortaya koyması en hafif tabirle ya cehalet ya da Kıbrıs’tan taviz vermektir. Üstelik söylemlerin üzerine hangi platformda olursa olsun her seferinde Kıbrıs Meselesi gündeme geldiğinde 1974 Kıbrıs Barış Harekâtına atfederek bu operasyonun mimarı pozlarıyla verilen beyanatlar tam anlamıyla ‘yalanın’ kullanıldığı trajikomik bir propaganda faaliyetinden ötesi değildir.
Özellikle Türkiye’nin ‘işgalci’ olarak nitelendirildiği AB sürecinin KKTC’nin içindeki CTP tarafından desteklenir nitelikte altının doldurulması 2005 seçimlerinden öncesinde Mehmet Ali Talat tarafından oldukça sert bir söylemle defalarca dile getirilmiştir. Hatta Türkiye’nin Kıbrıs’ta uluslararası hukuk çerçevesinde yerinin olmadığı gibi akla ziyan açıklamalarla Yunanistan, AB ve Rum tarafının argümanı KKTC içerisinde kabule zorlanmıştır. Bu noktada CTP ve CHP iş birliği de dikkate değerdir. Bu yapı birlikte hareket etmektedir. Bu yapı Lider Devlet Bahçeli’nin ifade ettiği gibi; “Kıbrıs Türklüğünün arasına yuvalanan mandacı ve teslimiyetçi kimi EOKA ve ENOSİS muhipleridir.”
Bugüne gelindiğinde 21. yüzyıl dünya konjonktürü bağlamında Kıbrıs adası her geçen gün jeopolitik, jeostratejik ve jeoekonomik alanlarda daha fazla önem kazanmaktadır. 2009 yılından itibaren Doğu Akdeniz bölgesinde başlayan hidrokarbon rezervlerinin tespiti çalışmaları sonucunda enerji odağında da bir kez daha Kıbrıs gündemdeki yerini almıştır. Çünkü özellikle uluslararası deniz hukuku açısından Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin doğal haklarını eşgüdümlü bir şekilde muhafaza etme adımları, bölgesel ve küresel anlamda çıktıları olan hamleleri barındırmaktadır. Ayrıca bu rezervlerinin tespiti sonrasında bazı Kuzey Afrika ülkeleri ile Ortadoğu ülkelerinde görülen ve adına “Arap Baharı” denilen sürecin başlaması bir tesadüf olarak görülmemelidir. Çünkü bugün uluslararası hukuk açısından tartışmalı olan iki ülke (Libya ve Suriye) bu sürecin ardından büyük bir kaosa sürüklenmişlerdir. Şüphesiz benzer bir kaosun Kıbrıs adasında da gerçekleştirilmek istendiğini düşünmek gerçekçilikten uzak bir yaklaşım olmasa gerektir. Lakin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bütün bu süreçler içerisinde kendi dinamiklerini muhafaza etmeye devam etmiştir. Örneğin, Ekim 2020 tarihi itibariyle, 46 yıldır kapalı olan Maraş bölgesinin açılması mühim bir gelişme olarak görülmelidir. Bu durum değerlendirmeleri elbette Maraş’tan bihaber olan bir muhalefet için oldukça zor bir konu olarak düşünülmektedir. Öyle ki Türk siyasetinde genel başkan düzeyinde bir partinin böyle hassas bir konudan haberdar olmaması Maraş’ın neresi olduğunu ekranların karşısında zırva cevaplarla bilmediğinin görülmesi açıkçası Türk siyaseti açısından garabet şeklinde yorumlanabilir. Ayrıca yukarıda ortaya konulan CTP-CHP yapısının Kıbrıs’ta AB, Yunanistan ve Rum tarafının çıkarlarıyla örtüşecek şekilde ‘federasyon’ konusunu sürekli gündemde tutmaları oldukça dikkate değer bir diğer mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Suriye’de devam eden süreçle beraber düşünüldüğünde bu federatif yapı talebinin hiç de masum bir talep olarak değerlendirilemeyeceği söylenebilir.
TÜRK DENKLEMİ: TÜRKİYE=KIBRIS
Nihai aşamada, Kasım 2022 itibariyle Türk Devletleri Teşkilatı’na Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin gözlemci üye olarak kabul edilmiş olması, hiçbir surette Türkiye ve Türk dünyası için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin yalnız olmadığını deklare etmiştir. Bütün bu gelişmelere karşın, gerek Avrupa Birliği’nin East-Med gibi projeleri, gerekse de Yunanistan’ın Güney Kıbrıs Rum kesimi ile ilişkileri noktasında dönem dönem silahlanma ve politik tahrik oluşturacak süreçlere adım atması uluslararası hukuk açısından ve bölgenin refah ve istikrarı açısından kabul edilmesi güç noktalara ulaşmaktadır. Bu noktada bölgesel gelişmelerin olumsuz bir hüviyete bürünmemesi adına Yunanistan’ı ve Güney Kıbrıs Rum kesimini Türkiye Cumhuriyeti’nin sağduyuya davet ediyor oluşu göz ardı edilmemelidir. Çünkü gerek ülkemiz gerekse de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti daima bölgesel istikrarı tesis etme ve uluslararası hukuktan doğan haklarını muhafaza etme amacını gütmektedirler. İlgili çerçevede ‘Mavi Vatan’ söyleminin daha derinlikli olarak okunması bir zaruret olarak görülmelidir. Zira Türkiye’nin çıkarları ile KKTC’nin çıkarları ayrılmaz bir bütünü oluşturmaktadır.
Bu tarihi gerçeklikten hareketle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki son seçimleri değerlendirmek yine tarihi bir sorumluluk olarak düşünülmektedir. Kıbrıs’ın kaderi ve Türkiye’nin kaderi bir bütündür. Lider Devlet Bahçeli’ye ve ülkücü harekete her konuda olduğu gibi Kıbrıs konusunda da saldırılmasının yegâne sebebi Türkiye’nin bu coğrafyada varlığıyla sorunu olanların ve onların içerideki işbirlikçilerinin temel görevi olagelmiştir. Lider Devlet Bahçeli’nin Kıbrıs seçimleri sonrasında yaptığı şu açıklama esasen bu cephelerin tamamına cevap niteliği taşımaktadır; “Herkes aklını başına devşirip hesabını buna göre yapmalıdır. Kıbrıs, rahmetle andığım şehitlerimizin emaneti, Allah’tan uzun ömürler dilediğim gazi ve mücahitlerin, bunun yanında Türk Mukavemet Teşkilatı’nın, kurucu Cumhurbaşkanı Merhum Rauf Denktaş’ın, Merhum Fazıl Küçüğün, elbette Kıbrıslı Türklerin aziz yadigarı, namus timsalidir. Tekraren ifade etmek gerekirse; KKTC parlamentosu acilen toplanmalı, seçim sonuçları ve federasyona dönüşün kabul edilemeyeceğini ilan etmeli ve Türkiye Cumhuriyeti’ne katılma kararı almalıdır.”
Lider Devlet Bahçeli’nin bu açıklamasına istinaden sosyal medyada ve malum çevrelerde MHP ve Devlet Bahçeli’yi seçim sonuçlarına saygılı olmayan bir yaklaşım sergilemekle suçlamıştır. Oysa yapılan açıklamada bu eleştirinin aksine böyle hassas bir seçime katılım oranı detaylıca açıklanmış ve asıl meselenin seçim sonuçları olmayıp bu sonuçların üzerinden Türkiye ve KKTC birlikteliği hilafına bir statüko inşa edilmesine dair sinsi bir planın ortaya konulduğu vurgulanmaktadır. Nitekim şu beyan; “Kıbrıs Türklüğünün arasına yuvalanan mandacı ve teslimiyetçi kimi EOKA ve ENOSİS muhipleri şahsımı ve partimizi hedef alarak, ‘Size ne sonuçlardan! Sizi ne ilgilendiriyor!’ demek suretiyle ağız ve ahlak bozukluğunda seviyesiz ve dibe batan bir evreye geçmişlerdir. Bu gafiller iyi dinlesin; nasıl olsa Beşparmak Dağları’nda dökülen kanlar sizin değil. Nasıl olsa Akdeniz’de yankılanan çığlıklar sizden çıkmadı. Nasıl olsa gelene ağam gidene paşam demeye alışkınsınız. Hamd olsun, tarihsel hafızada taşıdığımız vatan topraklarıyla bağımızı ve ilgimizi manen, fikren ve hassaten hiç kesmedik. Çünkü biz Kıbrıs’a bakınca vatan görüyoruz. Çünkü biz Kıbrıs denildi mi akan suları durduruyoruz. Çünkü biz Kıbrıs gündeme geldi mi 1571’den itibaren Türk milletinin hakimiyet, haysiyet, asalet ve adaletiyle sivrildiğini anlıyor, anlatıyor, bununla da övünüyoruz. Kıbrıs’taki seçimlerden size ne diyenler kimin kundağına sarıldı, kimlerin beşiğinde sallandı bilememem, ama biz vatanı namus bilen, Kıbrıs’ı da namus addeden soylu bir duruşun, sorumlu bir duyuşun bıçkın ve Ülkücü seslenişiyiz.” Lider Devlet Bahçeli’nin bu yaklaşımının tarihsel ve meşru temelini ortaya koymaktadır.
Tüm bu açıklamalar Kıbrıs’ın geleceği açısından hayati önemdedir. Çünkü hem uluslararası alanda hem de Türkiye’deki muhalif alanda tabir-i caizse Kıbrıs Türklüğünün gözden çıkarılması gibi bir durum söz konusudur. “Bir şeyler almak için bir şeyler vermek gerektiği” güdüsünden hareket eden CHP bakışında uluslararası destek alabilmek için Kıbrıs’ın verilebileceği gibi bir ihtimalden söz edilmesi dahi mümkün olmamalıdır. AB’ye hoş görünmek için Güney Kıbrıs’ın ve Yunanistan’ın emellerine göz kırpmak imkân dahilinde görülmemelidir, görülemeyecektir. Nitekim Başbuğ Alparslan Türkeş’inde vurguladığı üzere: “Kıbrıs konusunun elverişli bir çözüme ulaştırılması için Türkiye’nin barış durumundan ayrılmaksızın Kıbrıs’ta Yunanistan’ın yaptığı usul ve yol ile mutlaka filli bir durum yaratması icap eder. Yunanistan bu konuda iki tarafın haklarını ve menfaatlerini sağlayacak bir anlaşmaya yanaşmadığı müddetçe ona karşı da Türkiye’nin tedbirler alması lazımdır ve Türkiye Yunanistan’a gayet iyi tesir edecek kozlara, tedbirlere sahiptir. Geç kalmış olmakla beraber planlı bir propaganda faaliyetine girişmek ve yine planlı bir diplomatik faaliyete girişmek lazımdır. Uyuşukluk, durgunluk çıkar yol değildir. Türk Milleti, Türkiye’nin gelecekteki evlatları bunu bir an akıldan çıkarmamalıdırlar. Yunanlılar aleyhimizde faaliyet gösterdikçe okul kitaplarında topraklarımızın üstünde hak iddia eden fikirler, yazılar bulunup çocuklarına bunları telkin etmeye devam ettikleri müddetçe, basınında daima aleyhimizde ve kendi vatanımız üzerinde iştiha ve hak belirten davranışlarda bulunmaya devam ettiği müddetçe Türk Milleti’nin hedefi; SELANİK, BATI TRAKYA ve ANADOLU’NUN PARÇALARI OLAN ADALARDIR.” Dolayısıyla her daim vurguladığımız üzere yüksek sesle yine dile getirmekteyiz ki: “Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacaktır!”





